Haber Global Muhabiri Mehmet Altunışık anlattı: Sahada hayatın kendisini öğreniyorsunuz
– Meslek hayatınız boyunca yerel medyadan ulusal kanallara uzanan önemli bir kariyer yolculuğu yaşadınız. Geriye dönüp baktığınızda size en büyük katkıyı hangi deneyimler sağladı?
Yerel medyada başladığınız zaman aslında haberciliğin temelini öğreniyorsunuz. İnsanla doğrudan temas kurmayı, bir olayın sadece görünen tarafını değil, arka planını da araştırmayı orada öğreniyorsunuz. Ulusal kanallara geçtiğinizde ise hız, doğruluk ve sorumluluk çok daha büyük hale geliyor. Bana en büyük katkıyı sahada geçirdiğim zamanlar sağladı diyebilirim. Çünkü masa başında öğrenemeyeceğiniz çok şey var. İnsan hikâyelerine dokunmak, kriz anlarında doğru bilgiye ulaşmak ve baskı altında soğukkanlı kalabilmek mesleki anlamda en büyük kazanımlarım oldu.
– Savaş ve çatışma bölgelerinde yıllarca görev yaptınız. Bu süreçte sizi hem haberci hem insan olarak en çok etkileyen olay neydi?
Savaş bölgelerinde en ağır şey, insanların hayatlarının bir anda nasıl değişebildiğine tanıklık etmek. Özellikle çocukların savaşın ortasında kalması insanı çok derinden etkiliyor. Suriye iç savaşını başladığı ilk günden itibaren sahada takip ettim. Bir halkın ayaklanmasına, yıllarca süren yıkıma ve sonunda rejimin çöküşüne birebir tanıklık ettim. Şam’ın düştüğü gün şehre giren ilk gazetecilerden biri oldum. O an sadece askeri ya da siyasi bir gelişme değildi; yıllardır savaşın gölgesinde yaşayan insanların umutla korku arasında yaşadığı tarihi bir kırılma anıydı. O sokaklarda insanların yüzündeki duygu, savaşın bıraktığı izler ve yılların yorgunluğu unutulacak gibi değildi.
Mısır’da ise hem devrime hem darbeye tanıklık ettim. Adeviye Meydanı’ndaki müdahale sırasında meydandaydım. İnsanlar hayatta kalabilmek için kaçarken birbirini eziyor, her yönden açılan ateşin ortasında çıkış yolu arıyordu. Ortalık adeta bir mahşer yeriydi. O gün yaşananlar sadece siyasi bir olay değil, aynı zamanda büyük bir insanlık dramıydı. İhvan’ın önde gelen isimlerinden Esma da o saldırıda hayatını kaybetti. Bir gazeteci olarak objektif kalmaya çalışıyorsunuz ama insan olarak bazı görüntüleri ömür boyu unutmanız mümkün olmuyor.
Rusya-Ukrayna savaşında da sahadaydım. Rus ordusu Kiev’e kadar ilerlerken özellikle İrpin’de inanılmaz bir savunma hattı kurulmuştu. Ukraynalı askerler adeta etten duvar örerek şehri savunuyordu. İrpin büyük ölçüde yıkıldı ama Rus birliklerine geçit verilmedi. Makariv’de de benzer bir tablo vardı. Şehirler harabeye dönmüş olsa da, insanların direnişi dikkat çekiciydi.
Ancak bu savaş bana dünyanın çifte standartını da çok net gösterdi. Ukrayna’dan kaçan kadınlar ve çocuklar Polonya, Romanya, Türkiye ve birçok Avrupa ülkesinde büyük destek gördü. Göç eden insanların dramı günlerce dünya gündeminde yer aldı. Elbette buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak yıllardır Ortadoğu’da çok daha büyük göçler, çok daha ağır trajediler yaşandı. Hayatta kalabilmek için dağlardan çıplak ayakla kaçan insanlar oldu. Ama onların dramı çoğu zaman görülmedi, duyulmadı, gündeme taşınmadı. Bu durum savaş bölgelerinde görev yapan biri olarak beni en çok düşündüren konulardan biri oldu.
Bugün benzer bir sessizliği Filistin’de de görüyoruz. İnsanlar hayatını kaybederken, şehirler yok olurken, dünyanın büyük bir kısmı adeta kör ve sağır kalıyor. Türkiye ve İspanya dışında güçlü tepki veren ülke sayısı oldukça az. Lübnan da yıllardır büyük baskı ve saldırılar altında. Özellikle Beyrut benim için dünyanın en güzel şehirlerinden biri. Farklı dinlerden ve kültürlerden insanların bir arada yaşadığı, hoşgörünün hissedildiği çok özel bir şehir. Benim de en sevdiğim şehirlerden biri. Ancak o şehir de uzun süredir bombardımanların ve krizlerin gölgesinde yaşam mücadelesi veriyor. Ve ne yazık ki buna karşı da dünya kamuoyunun sessiz kaldığını görüyoruz.

– Tunus’tan Suriye’ye, Musul operasyonundan Zeytin Dalı Harekâtı’na kadar birçok kritik gelişmeyi sahada takip ettiniz. Böylesi zorlu coğrafyalarda haber yaparken en büyük sorumluluğunuz ne oluyor?
En büyük sorumluluğumuz, doğru bilgiyi en hızlı ve en güvenilir şekilde izleyiciye ulaştırmak. Çünkü savaş ve kriz bölgelerinde bilgi kirliliği olağanüstü boyutlara ulaşabiliyor. Sahada duyduğunuz her bilgi doğru olmayabiliyor; kimi zaman propaganda, kimi zaman psikolojik savaşın bir parçası olabiliyor. Bu yüzden haber teyit mekanizması bizim için hayati önemde. Bir bilgiyi yayınlamadan önce farklı kaynaklardan doğrulamak, görüntüleri kontrol etmek ve sahadaki gerçeklikle örtüşüp örtüşmediğini anlamak gerekiyor.
Tunus’tan Suriye’ye, Musul operasyonundan Zeytin Dalı Harekâtı’na kadar birçok farklı coğrafyada çalıştım. Her bölgenin dinamiği, riski ve psikolojisi birbirinden çok farklı oluyor. Örneğin İsrail’de haber takibi yaparken en büyük zorluklardan biri bilgiye erişim ve teyit süreci oluyor. Güvenlik hassasiyeti çok yüksek olduğu için birçok bilgiye ulaşmak zorlaşıyor. Aynı zamanda son dönemde Türk gazetecilere yönelik ciddi bir mesafe ve zaman zaman nefret duygusu hissedilebiliyor. Bu durum hem sahadaki hareket alanınızı daraltıyor hem de psikolojik olarak ekstra dikkat gerektiriyor.
Lübnan ise bambaşka bir atmosfer taşıyor. Özellikle İsrail saldırılarının yoğun olduğu dönemlerde güvenlik riski çok daha görünür hale geliyor. Bir noktada yayın yaparken birkaç dakika sonra aynı bölgenin hedef alınabileceğini biliyorsunuz. Yani ölüm ihtimali teorik bir risk değil, sahada her an hissedilen gerçek bir tehdit haline geliyor. Böyle ortamlarda sadece haberi düşünmüyorsunuz; ekibinizin güvenliği birinci öncelik oluyor. Kameramanınızın, teknik ekibin, birlikte hareket ettiğiniz herkesin sorumluluğunu taşıyorsunuz.
Ukrayna’da ise çok farklı bir tabloyla karşılaştık. Türkiye’ye ve Türklere karşı ciddi bir sempati var. Özellikle Bayraktar SİHA’larının savaşın ilk dönemlerinde yarattığı etki nedeniyle Türk gazetecilere yaklaşım oldukça olumlu oluyor. İnsanlar size yardımcı olmak istiyor, yön gösteriyor, güvenli alan sağlamaya çalışıyor. Bu da sahadaki hareket kabiliyetinizi ve iletişiminizi kolaylaştırıyor. Elbette savaşın riski orada da var, ama toplumun yaklaşımı işinizi daha güvenli ve daha insani bir zeminde yapabilmenizi sağlıyor.
Bir diğer önemli sorumluluk da yaşanan insani dramları aktarırken manipülasyondan ve ajitasyondan uzak durabilmek. Çünkü savaş bölgelerinde insanların acıları üzerinden etki yaratmak çok kolay. Ancak gazetecinin görevi, gerçeği olduğu gibi aktarmaktır. Oradaki insanların hikâyesini saygıyla, tarafsız biçimde ve onların yaşadığı acıyı istismar etmeden anlatabilmek en hassas noktalardan biri oluyor.

– Haber merkezinde çalışmak ile sahada, özellikle çatışma bölgelerinde görev yapmak arasında nasıl farklar var? Sahada olmanın habercilere kattığı en önemli şey sizce nedir?
Haber merkezinde olayları takip edersiniz ama sahada olayın içine girersiniz.
Sahada haberi hissedersiniz.
Haber merkezinde çalışırken çoğu zaman olayları ekranlardan, ajanslardan ve resmi açıklamalardan takip edersiniz. Bilgi akışını yönetir, doğrulama yapar ve haberin en doğru şekilde izleyiciye ulaşmasını sağlarsınız. Ancak sahaya çıktığınızda haber artık sadece bir metin ya da görüntü olmaktan çıkar; doğrudan yaşanan bir gerçekliğe dönüşür. Özellikle çatışma bölgelerinde görev yapmak, haberciliğin en zor ama aynı zamanda en öğretici taraflarından biridir. Çünkü orada yalnızca olayı aktarmıyorsunuz, insanların hayatlarına, acılarına, korkularına ve umutlarına tanıklık ediyorsunuz.
Sahada olmak habercinin bakış açısını tamamen değiştiriyor. Haber merkezinde rakam olarak gördüğünüz bir kayıp, sahada bir annenin gözyaşı, bir çocuğun sessizliği ya da insanların hayata tutunma mücadelesi olarak karşınıza çıkıyor. Bu da habere daha insani, daha vicdani ve daha derin bir perspektiften yaklaşmayı sağlıyor. Haberci o an sadece bilgi aktaran biri değil; tarihe tanıklık eden ve yaşananları doğru şekilde kayda geçirmekle sorumlu bir gözlemci haline geliyor.
Ayrıca saha deneyimi gazetecinin reflekslerini ciddi anlamda geliştiriyor. Çatışma bölgelerinde saniyeler içinde karar vermek, risk analizi yapmak, kriz anını yönetmek ve aynı anda hem güvenliği hem haberi düşünmek zorundasınız. Bu süreç habercinin soğukkanlılığını, dikkatini ve olayları hızlı değerlendirme becerisini güçlendiriyor. Çünkü sahada hiçbir şey masa başındaki kadar kontrollü ilerlemiyor; çoğu zaman belirsizlik içinde doğru kararı vermeniz gerekiyor.
Sahada çalışmanın bir diğer önemli katkısı ise empati duygusunu güçlendirmesi. İnsan hikâyelerine bu kadar yakından temas ettiğinizde, haberin sadece bilgi vermekten ibaret olmadığını daha iyi anlıyorsunuz. Haber aynı zamanda insanı anlamak, yaşananları hissettirmek ve görünmeyeni görünür kılmaktır. İzleyiciye yalnızca “ne oldu”yu değil, “orada insanlar ne yaşadı”yı da aktarabilmek gerçek haberciliğin en önemli taraflarından biri bence.
Bu yüzden saha haberciliği hem fiziksel hem psikolojik olarak çok zorlayıcı olsa da, bir gazeteciyi en fazla geliştiren alanlardan biri. Çünkü sahada sadece haberi değil, hayatın kendisini öğreniyorsunuz.

– Yoğun ve stresli bir mesleğin içinde futbolu hem oynamayı hem izlemeyi sevdiğinizi biliyoruz. Futbol sizin için sadece bir hobi mi, yoksa hayatın temposundan uzaklaşmanın bir yolu mu?
Futbol benim için sadece bir hobi değil, hayatımın en önemli parçalarından biri. Mesleğimden sonra en sevdiğim şey diyebilirim. Özellikle Fenerbahçe’nin hayatımdaki yeri çok farklı. Benim için sadece bir takım değil; bir tutku, bir aidiyet ve bazen de çocukluk heyecanını yeniden hissettiğim bir duygu. Yoğun gündemin, savaş haberlerinin ve stresin içinde futbol biraz nefes almak gibi geliyor. Maç izlerken ya da sahaya çıktığımda bütün yorgunluğu bir süreliğine geride bırakabiliyorum.