Güle güle Ustam…

Güle güle Ustam…

İşte oraya biri geldi. Sahneye uyum provası yapılıyor ve adını bildiğim ama yüzünü hiç görmediğim “Bir Okul, Bir Adam, Bir İnat” tiyatroda disiplin, modernlik ve yıldız yaratma iradesi ile asık mı, şüpheli mi, kızgın mı çözemediğim güzel bir yüzle, sahneye bakıyordu. Sonra…

***

Sonrası bambaşka bir hikâye. Gençken, toyken, cahilken eleştirmek ne kolay değil mi? Biz konservatuvarlıyız ya, Batı tiyatrosunu yerelleştirme becerisi, hafif müzikaller, ezber, diksiyon, tempo, koreografi, ses sorunları üzerine ahkâm kestiğimiz yıllar.

Ben bugün bile yıldız oyuncu çıkarma sezgisinin ne olduğunu daha yeni yeni keşfederken

O, çoktan “Yaparsın Şekerim” gibi sihirli bir söz bulmuştu.

Kültür, bilgi, akılcılık, zekâ ve matematik O’nu bir rejisörden öte bir sistem kurucusu haline getirmişti. Seyirci esastı. Seyirci hafife alınamazdı. Seyirci insandı ve gülmek ona yakışıyordu.

İstanbul Şehir Tiyatrolarında yöneticiyken “ödenekli tiyatrolar seyirciyi eğitmeli mi memnun mu etmeli” gibi eleştirilere pek kulak asmadı. Deneysel tiyatroya, biçimsel kırılmalara ve politik sertliğe mesafeli duruşu, hep tartışılsa da O, tiyatroya âşık olduğu için değil, tiyatroyu bildiği için hep fark yarattı. Repertuvarında fazla düzenli, çok kontrollü ve mümkün olduğu kadar risksiz tercihler yaptı. Ve hepsini iyi yaptı.

Elbette şanslı başlamıştı. Amerika’dayken babasına “ben tiyatrocu olmaya karar verdim” dediğinde aldığı cevap, ailesine pek yakışan türdendi: “ne olursan ol ama en iyisi ol.” Ailesi, okulu, çevresi kendi doğrularına sıkı sıkıya bağlanmasını, inat ve cesareti öğretti ona. Robert Koleji (entelektüel fabrikası) Yale Üniversitesi, Amerika deneyimi sayesinde, bu işin iki kalas bir hevesle olamayacağını, tesadüfî meşhurlukların kendisine göre olmadığını, bilinçli bir hazırlık, inanç, disiplin ve kendini sevdirerek iş yapmanın O’nu başarıya götürecek merdivenin ilk basamakları olduğunu çok gençken keşfetti.

Müzikal tiyatroyu seyirciyle tanıştırdı, barıştırdı. Sahne üzerinde tempo kavramını yerleştirdi, oyuncunun “kendini bırakması” değil, kendini kontrol etmesini öğretti, rejiye matematik getirdi ve sezgilerine hep güvendi.

En iyiyi istedi, oyuncudan fazlasını talep etti. Evet dönemin politik özel tiyatroları tarafında hep eleştirilse de tiyatroyu fazlaca temiz ve güvenli bir alanda tutmaya çalıştı. Bu korkaklıktan değil, sanırım üslubundaki inadından kaynaklandı.

Bugün Türk Tiyatrosundaki disiplin eksikliği, hızlı şöhret, zayıf aktörlük, hele ki eğitimsiz cahillerin cüreti o hep kızdırdı.

Evet, bazı kesimler tarafından çoğu zaman taşlandı ama varsıl olmak suç değildi ama onun için çoğu zaman doğru okunmayan bir ayrıcalık oldu.

Ben parasından başka hiçbir şeyi olmayan o kadar çok kişiyi tanıyorum ki!

Evet O, tiyatroya yoksulluktan, hayatta kalma mücadelesinden ya da kaderin zorlamasından gelmiş biri değildi. Onun tiyatrosu, hayatla kavga etmek zorunda kalmamış bir aklın ürünüydü. Çünkü maddi güveni sayesinde sanatsal risk alma lüksüne sahipti. Aileden gelen ekonomik ve kültürel güvence sayesinde, tiyatroyu para kazanmak zorunda olduğu bir alan olarak görmedi.

Tiyatroyu, kurtulmak için değil kurmak için yaptı.

Paradan çok daha kıymetli olan kültürel sermayesi vardı Görgü, bilgi, yabancı dil, terbiye, nezaket  ve zarafet. Dünya tiyatrosunu kötü çevirilerden değil, yerinde ve sahnede görerek öğrenme şansına sahip oldu. Sahne disiplinini, askerî sertlikle değil, görgü ve insanî ilişkilerle sağladı. Çünkü sertliğin çoğu zaman yoksunluğun sonucu olduğunu biliyordu. Özel yaşamında da titiz, düzenli ve prensipliydi. Bu yaşam şekli elbette sahne estetiğine de yansıdı. Temiz, net, kaostan uzak, şahane zamanlamalı ve oyuncunun seyirciyle kavga etmediği bir sahneleme tarzını seçti. Bir dostum bana “bu tiyatroda hayat zordur belki ama asla çirkin değildir” demişti. Uçmayı, tüy dikmeyi sevmezdi; kendi janrında ayakları hep yere bastı; aksadığı zamanlarda bile. Çoğu meslektaş onun için “halkın yarasına dokunmak yerine, yarayı bandajlamayı tercih etti” dese de bir çığır açtığını, Türk Tiyatrosuna yepyeni bir soluk kazandırdığını, yetiştirdiklerini, cesaret ettiklerini, karşı durduklarını, hammasî robotlarla verdiği mücadeleyi hep hatırlayacaklar.

En azından biz unutturmayacağız. Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Haller Gençlik Merkezi İçindeki Tepebaşı Sahnesine, hepimizde çok emeği olan HALDUN DORMEN adının verilmesini kararlaştırdı.

Sen her halinle başkaydın ve sahneye çok yakışıyordun ustam.

Genç heveskârlar şunu iyi bilin ki, her sanatçı yoksulluktan doğmaz; bazıları da refahın içinden öyle bir disiplin çıkarır ki fakir edebiyatı yapanlar arkasından bakakalır. İşin ucuzuna kaçarsanız Haldun hoca kalkar gelir, kaşkolüyle boğuverir bu mesleğe ihanet edenleri.

Komedi ciddi iştir.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu