Gücün küresel çapta yeniden örgütlenişine tanıklık ediyoruz

ALBA Hareketi sözcüsü Hernán Vargas ile söyleşi: Gücün küresel çapta yeniden örgütlenişine tanıklık ediyoruz

Birçok kişi bu tespiti haklı olarak belli bir endişeyle karşılıyor; zira bu geçiş doğal bir süreç olmayacak ve canavarları serbest bırakacak. Hegemonya, doğa kanunlarına tabi değildir. Hegemonya, güç ilişkilerinin bir ürünüdür ve güç her zaman çekişme konusudur. Bu çekişme şiddetli bir hal alabilir (ve almıştır da). Temelde bu, iktidar mücadelesidir. Farklı iktidar blokları, dünya düzeninin şekillenişi konusunda rekabet halindedir. ABD’nin bir kenara çekilip hegemonyasının ortadan kalkmasına izin vereceğine inanmak için hiçbir zaman bir nedeni olmamıştır.

Şu an, özellikle de 2026 yılında gördüğümüz şey ise ABD’nin kendi durumunu doğru bir şekilde değerlendirdiği ve tarihsel üstünlüğünü korumaya tamamen kararlı olduğudur. Latin Amerika’da bu durum çok somut bir biçim almaktadır. Yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni okursanız, ABD hegemonyasını yeniden tesis etmenin, kıta genelinde Monroe Doktrini’ni yeniden düzenlemeyi ve uygulamaya koymayı gerektirdiğini açıkça ifade ettiğini görürsünüz. Bu da, Batı Yarımküre üzerinde yeniden kontrol sağlamak ve rakip güçleri bölgeden dışlamak anlamına geliyor. Belki de birçoğumuzun tam olarak öngöremediği şey, askeri gücün bu stratejinin merkezine ne derece yerleştirileceğiydi.

Uzun süre modernite mitleriyle yaşadık. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bize insanlığın büyük savaşları geride bıraktığı, Birleşmiş Milletler ve diğer kurumların devletler arası ilişkileri düzenleyen kurallar koyduğu söylendi. Oysa 20. yüzyılın son on yılı ve 21. yüzyılın başı tam aksini gösterdi. 2026 yılında Venezuela ve İran’a karşı yürütülen savaşlar bu anlatıyı bir kez daha yerle bir etti.

Bugün ABD kendi kurallarına göre hareket ediyor. 3 Ocak’ta sadece Venezuela’ya değil tüm kıtaya bir mesaj gönderdi: Hâlâ gezegendeki en kuvvetli askeri güç konumunda ve bu gücü kullanmaya hazır. Bunu Venezuela’da yaptı ama mesajı herkese yönelikti.

3 OCAK MÜNFERİT BİR OLAY DEĞİLDİ

Latin Amerika’nın emperyalist askeri kontrolün yeni bir aşamasını yaşadığını öne sürüyorsunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz? 

3 Ocak, kıtanın askeri olarak ele geçirilmesi olarak değerlendirdiğim durumun en görünür ifadesiydi. Latin Amerika’nın emperyalist askeri kontrol altında olduğuna inanıyorum ve bu, henüz tam olarak kabul etmediğimiz muazzam bir sorun teşkil ediyor.

En tehlikeli hastalıklar genellikle teşhis edilmemiş olanlardır. Latin Amerika’daki halk hareketlerinin, kitle örgütlerinin ve sol güçlerin durumun boyutunu henüz tam olarak kavrayamadıklarını düşünüyorum. Çoğumuz ulusal çerçeveler içinde faaliyet göstermeye devam ediyoruz. Kolombiya solu mücadeleyi Kolombiya penceresinden, Venezuela solu Venezuela penceresinden, Peru solu Peru penceresinden, Brezilya solu Brezilya penceresinden görme eğiliminde, vb.

Ancak küresel bir taarruzla karşı karşıyayız. Yaşananlar Kolombiya, Venezuela, Brezilya ya da Meksika ile sınırlı değil. Gücün/iktidarın kıtasal ve küresel çapta yeniden örgütlenişine tanıklık ediyoruz ve analizlerimizin çoğu henüz bu gerçekliği yakalayabilmiş değil.

Emperyalist taarruzun çok somut tezahürleri var. Latin Amerika genelinde, özellikle de Karayipler’de büyüyen bir askeri konuşlanma söz konusu. Burada sadece savaş gemilerinden ve askeri üslerden bahsetmiyoruz. Yapay zeka gibi teknolojilerin mümkün kıldığı yeni gözetleme, istihbarat toplama ve kontrol biçimleri de dahil olmak üzere, konvansiyonel askeri gücü otomatik ve yarı otomatik sistemlerle birleştiren koca bir altyapıdan bahsediyoruz. Aynı zamanda, denizde yüzlerce insan yargısız infaz ediliyor ve bu suçlar büyük ölçüde fark edilmeden, tepki çekmeden geçip gidiyor.

Birçok politik halk hareketi bu değişimin önemini tam olarak kavrayamamış olsa da, hükümetler bunu kavramış görünüyor ve her biri kendi başına tepki gösteriyor. Bunu, bölge genelindeki ilerici hükümetlerin tutumlarında görebilirsiniz.

Kolombiya’yı ele alalım. Gustavo Petro hem söyleminde hem de eylemlerinde giderek daha temkinli hale geldi. ABD ile olan ilişkisinde çok dikkatli davranıyor. Aynı zamanda Washington, ona Kolombiya’nın sadece başkanlık koltuğunda oturan kişi tarafından yönetilmediğini düzenli olarak hatırlatıyor. ABD oradaki askeri altyapısını ve kontrol mekanizmalarını onlarca yıldır sürdürüyor ve bunlara dokunulmuş değil.

Küba’ya bakacak olursak; Venezuela, son yirmi yılda Küba Devrimi’ni en tutarlı şekilde destekleyen ülkeydi. Ancak Venezuela kendisini açık bir askeri baskı altında bulunca, bu desteği aynı şekilde sağlama kapasitesini kaybetti. Diğer hükümetler de bu rolü üstlenmeye hazır değildi. Bu esnada Brezilya, ABD ile olan ilişkilerinde son derece temkinli davrandı. Küba’yı savunma konusunda sık sık güçlü pozisyonlar alan Meksika ise nihayetinde petrol arzı konusunda Washington ile doğrudan bir çatışmaya girmemeye karar verdi.

Bu örneklerden ilerici hükümetleri eleştirmek amacıyla bahsetmiyorum. Aksine bu örnekler, en azından hükümetler düzeyinde yeni askeri gerçekliğin zaten anlaşıldığını gösteriyor. Yarımkürede şu an var olan güçler dengesini kabul ediyorlar ve buna göre hareket ediyorlar.

Her şeyden öte bu durum bize 3 Ocak’ın münferit bir olay olmadığını anlatıyor. Bu olay, askeri gücün kıta üzerinde ABD kontrolünü yeniden dayatmak için merkezi bir araç haline geldiği daha geniş bir sürecin parçasıydı.

WASHINGTON BİR DOKTRİN İLAN ETTİ VE HÜKÜMETLERİN AYNI HİZAYA GELMESİNİ BEKLİYOR

Bu sürecin Venezuela’nın ötesine geçtiğini savunuyorsunuz. Kıta genelinde bu durum nasıl görünüyor? 

Anlamamız gereken bir başka husus da askeri gücün artık halihazırda ekonomik, siyasi ve kültürel olan süreçler üzerinde her şeyi kapsayan bir kontrol biçimi olarak işlev gördüğüdür. Yirmi yıl önce önerilen şey Amerika Kıtası Serbest Ticaret Alanı (ALCA) idi. Bu, Latin Amerika’da ABD hegemonyasını güçlendirmeyi amaçlayan ekonomik ve siyasi bir projeydi. Bugün gördüğümüz ise farklı bir şey. Bu artık bir öneri değil. Üzerinde tartışılan bir proje de değil.

Askeri güç stratejinin merkezine taşındı. Bunun bir ifadesi, ABD’nin “Amerika’nın Kalkanı” (Shield of the Americas) olarak adlandırdığı şeydir. Burada önemli olan, bunun müzakere edilmiş bir anlaşma ya da egemen devletler arasında tartışılmayı gerektiren bir çerçeve olarak sunulmamış olmasıdır. ABD hükümeti, yarımkürenin nasıl işlemesi gerektiğine inandığını açıklayan bir bildiri yayınladı, o kadar.

Belirtilen hedefler arasında uyuşturucu kaçakçılığı ve terörizmle mücadelenin yanı sıra kıta genelinde askeri iş birliği, eğitim ve koordineli güvenlik operasyonları yer alıyor. Ayrıca, başta Çin ve Rusya olmak üzere rakip güçlerin bölgeden dışlanması amaçlanıyor.

Washington bir doktrin ilan etti ve hükümetlerin ABD ile aynı hizaya gelmesini bekliyor. Bu durum bize Batı yarımküredeki güç dengesi hakkında önemli bir şey söylüyor.

Bu yeni evrenin somut yansımalarını şimdiden görüyoruz. Venezuela’da devlet başkanımız uydurma narko-terörizm suçlamalarıyla kaçırıldı. Bolivya’da, güvenlik ve kriminalizasyon söylemi Evo Morales’e ve ülkenin en önemli sol siyasi gücüne karşı giderek daha fazla kullanılıyor. Meksika’da, uyuşturucuyla mücadele söylemi üzerinden şekillenen bir baskı gördük. Benzer dinamikler Kolombiya’da da ortaya çıktı. Özgül koşullar ülkeden ülkeye değişiyor ancak arkasındaki mantık aynı.

Bu gelişmeler uyarı olarak anlaşılmalıdır. Bunlar münferit vakalar değil; yarımküreyi askeri, siyasi ve güvenlik mekanizmalarının bir kombinasyonu yoluyla ABD hegemonyası altında yeniden örgütlemeyi amaçlayan daha geniş bir sürecin ilk tezahürleridir.

VENEZUELA’DA YAŞANANLARI İRAN’DA YAŞANANLARDAN AYIRMAK İMKANSIZDIR

Bu bizi, tek başına anlaşılamayacak olan Venezuela’ya geri getiriyor. İran, Çin, Rusya ve BRICS ülkelerini içeren gelişmeler, mevcut dönem analizinize nasıl oturuyor? 

Soldaki bazı kesimlerin, büyük güçlerin bir tür zımni anlaşmaya vardığını savunduğu bir dönem vardı. Bu fikre göre Rusya kendi nüfuz alanını koruyacak, Çin kendi alanına sahip olacak ve ABD de Batı Yarımküre üzerindeki kontrolünü elinde tutacaktı.

Bu yorumun ne kadar doğru olduğu bir yana, Venezuela’yı yine de bu çerçeveye oturtmak mümkündü. Venezuela dünyanın en önemli enerji rezervlerinden birine sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda jeopolitik bir aktör olarak da ortaya çıkıyordu. Latin Amerika genelinde bağımlılığı azaltmayı amaçlayan ittifaklar kurdu, Washington’ın yörüngesi dışındaki ülkelerle ilişkiler geliştirdi ve Çin, Rusya ile İran gibi yükselen güç merkezleriyle bağlar kurdu. Aynı zamanda, enerji kaynaklarını hem Venezuela içinde hem de ötesinde alternatif bir siyasi projeyi destekleyecek şekillerde kullanmaya çalıştı.

Bu durum Venezuela’yı bir hedef haline getirdi. Mesele sadece enerji kaynaklarını kontrol etmek değildi. Mesele aynı zamanda alternatif siyasi ve jeopolitik projelerin eklemlenme noktası haline gelmiş bir ülkeyi etkisiz hale getirmekti.

Asıl endişe verici olan, Venezuela’ya yönelik saldırının hikâyenin sonu olmamasıdır. Eğer Venezuela hala yarımkürenin kontrolü üzerindeki bir mücadelenin parçası olarak yorumlanabiliyorsa, İran çok daha büyük bir şeye işaret ediyor.

İran’a yönelik saldırının düşündürdüğü şey, taarruzun Venezuela’nın çok ötesine uzandığıdır. Çin, Rusya ve İran gibi ülkelerin bunun ciddiyetini Latin Amerika’daki çoğumuzdan daha net anladığını düşünüyorum. Farklı çıkarları ve öncelikleri olabilir ama aynı çatışmanın farklı cepheleriyle karşı karşıyalar. Giderek daha belirgin hale gelen şey, münferit krizlerle değil, ABD gücünü küresel ölçekte yeniden tesis etmeye yönelik daha geniş bir çabayla karşı karşıya olduğumuzdur.

Ancak dikkat çekici olan BRICS’in genellikle kendisini temkinli ifadelerle sunmuş olmasıdır. Kendisini açıkça ABD hegemonyasını devirmeyi amaçlayan bir proje olarak tanımlamadı. Fakat bu temkinliliğe rağmen, giderek daha fazla stratejik bir tehdit olarak muamele gördü. Bu durum bize çatışmanın doğası hakkında önemli bir şey söylüyor.

Benim için Venezuela’da yaşananları İran’da yaşananlardan ayırmak imkansızdır. Her ikisi de ABD gücünü küresel ölçekte yeniden tesis etmeye yönelik daha geniş bir çabaya bağlıdır. Venezuela, Latin Amerika’daki gelişmelerden bağımsız olarak anlaşılamayacağı gibi, Küresel Güney genelinde ortaya çıkan daha geniş mücadelelerden de ayrı düşünülemez.

Bu yüzden, tek bir ülkenin çok ötesine uzanan küresel bir taarruzla karşı karşıya olduğumuza inanıyorum. Venezuela burada cephelerden sadece biridir, ancak tek cephe değildir.

Kaynak: Monthly Review Online

Çeviren: Özge Güneş

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu