Gazeteci Yücel Özdemir, Sol Parti'nin zaferini BirGün'e değerlendirdi: "Berlin aslında AfD'ye bir yanıttır"
Buse İlkin Yerli
Almanya’da ırkçı parti Afd’nin ‘yükselişi’ne ilişkin tartışmalar sürerken Sol Parti, Berlin’de büyük bir zafer kazandı. Başbakan adayı olarak Elif Eralp’in gösterilmesi de gelişmenin Türkiye’den dikkatle izlenmesine neden oldu. Sol Parti’nin zaferi ne anlama geliyor, Berlin halkının bu kararındaki motivasyon ne? Evrensel gazetesi Avrupa Temsilcisi Gazeteci Yücel Özdemir gelişmeleri BirGün TV’ye değerlendirdi.
- Sol Parti’nin (Die Linke) bu başarısı beklenen bir şey miydi? Elif Eralp’in burada hangi politikaları etkili oldu? Biraz oradaki atmosferden bahseder misiniz bize?
Tabii ki Berlin’deki başarı büyük. Dün akşamdan beri hem Alman kamuoyu hem dünya kamuoyu, Berlin gibi kozmopolit bir kentte bir göçmen kadının seçimleri kazanmasının önemi üzerinde duruyor. Aslında sonuçlar bekleniyordu. Kamuoyu araştırmalarında da Sol Parti’nin önde olduğu görünüyordu ama biraz böyle sınırdaydı. Yani Hristiyan Demokratlarla da kafa kafaya yarışır bir pozisyondaydı. Sol Parti’nin yüzde 20-21, Sosyal Demokratların, Hristiyan Demokratların da işte yüzde 20 falan alacağı düşünülüyordu ama öyle olmadı.
Sol Parti’nin oy oranı yüzde 25’in üzerine çıktı. Hristiyan Demokratların oy oranı Berlin’de yüzde 18 civarına düştü. Bu da aradaki makası epey açtı. Aslında net bir galibiyet oldu tabii ki.
Berlin’deki bu seçim, genel olarak ülkenin atmosferi tabii ki kasvetli bir havadaydı. Aşırı sağcı parti kazanıyor. Eyaletlerde tek başına hükümet kuracak mı, kurmayacak mı tartışması özellikle Saksonya-Anhalt’tan sonra yaşanmıştı. Ardından da Mecklenburg-Vorpommern eyaletinde de baş başa bir mücadeleydi ama orada da AfD kazandı. Birazcık Berlin’deki bu zafer, AfD’nin bu yükselişinin bir alternatifinin olduğunu, farklı bir şeyin olduğunu dünyaya gösterdi bu açıdan.
Tabii ki umut verici. Ben hep söylüyorum, umut verici ama sadece seçim öncesinde verilen vaatlerle kalınırsa bu sonradan kısa bir süre sonra güçten kaybolma, güç düşürmesine neden olabilir. Solun güven kaybetmesiyle sonuçlanabilir bir evre olabilir.
Şimdi neden kazandı Elif Eralp? Bunun birkaç tane nedeni var. Berlin bir kere kozmopolit. İki milyon beş yüz bin seçmeni var. Sol Parti’ye kim oy verdi? Seçim sonrasında analizler yapıldı. Bir tanesi gençlik. Yüzde 50’ye yakın gençlik kitlesi Sol Parti’ye net bir şekilde oy verdi. Bu çok çarpıcıydı aslında. Daha önce de olmuştu ama bu kadar net, belirgin bir şekil olmamıştı.
İkinci önemli nokta ise daha önce Sosyal Demokratlara ve Yeşillere oy veren kitle. Bunlar iki partiye desteğini çektiler ve Sol Parti’ye oy verdiler. Her iki partinin bu seçimdeki oy kaybı, yüzde 10,4. Yani net bir şekilde hem Sosyal Demokratlar hem Yeşiller oy kaybetti. Onların oyları da sol partiye gitti.
Alternatif, antifaşist kesimler özellikle Sol Parti’ye bir fırsat tanırlar. Üçüncü grupta ise göçmenler… Federal İstatistik Dairesi’nin verilerine göre Berlin nüfusunun yüzde 42’si göçmen kökenli. Bu yüzde 42’nin hepsinin oy hakkı olduğunu söyleyemem değil ama göçmen kitlesi fazla. Türkiye kökenli göçmenlerin en fazla yaşadığı kent Almanya’da Berlin yine. Arap ülkelerinden gelen göçmenlerin de yaşadığı bir kent ve bunlar aslında Sol Parti’nin bu dönemde güç toplamasına neden oldular. Çünkü Elif Eralp özellikle Filistin ve Gazze konusunda net bir pozisyon, tutum aldı. Bu göçmen gruplar içinde de daha desteklenebilir bir aday oldu. Irkçılığa ve milliyetçiliğe karşı tutum aldı.
Bunlar önemli ama onun kazanmasındaki en önemli temel sorun ise tabii ki konut meselesiydi. Seçim kampanyası boyunca zaten konutlar kamulaştırılsın, kamulaştırılan konutlar halka ucuz kiraya verilsin… Daha önce Berlin’de konutların kamulaştırılması konusunda bir halk oylaması yapılmıştı. Halkın yüzde 62’si, Vonovia ve Deutsche Wohnen… Bunların hepsinin yüz binden fazla konutu var Berlin’de ve bunlar sürekli kiraları artırıyorlar.
Bu konutların kamulaştırılarak ucuza kira verilmesi konusunda referandum yapılmıştı ve başarılı bir referandum, iyi bir sonuç çıktı ama o zaman Sosyal Demokrat Parti, Yeşiller ve Sol Parti’den oluşan koalisyon hükümeti referandumdan çıkan bu sonucu hayata geçirmedi. Ardından Hristiyan Demokratlar ve Sosyal Demokratların olduğu bir koalisyon kurdu. Zaten onlar bu konuyu tamamen gündemlerinden çıkardılar.
Şimdi Elif Eralp geçmişin tecrübesinden de yola çıkarak sürekli yüksek kiralara karşı bir söylem kullandı ve “Verdiğimiz sözleri yerine getireceğiz” dedi. Eğer bunu yapabilirse, eğer konutların kamulaştırılmasını sağlarsa ve bunu halka ucuza bir şekilde kiraya verebilirse o zaman solun, Berlin başta olmak üzere Almanya’da kaybettiği güveni kısmen toparlayabilir.
Ama orada tabii ki bir sorun var. Şimdi tabii ki Elif Eralp, Sosyal Demokratlar ve Yeşillerle birlikte toplam 95 milletvekiline sahip ve meclisin de çoğunluğunu elde ediyor. Ama Sosyal Demokratlar buna yanaşacak mı? İlk açıklamalara bakarsak pek yanaşmıyorlar. Çünkü Sosyal Demokrat Parti konutların kamulaştırılmasına itiraz ediyor. Kamulaştırmanın belediye bütçesine çok fazla yük getireceğini, bütçe açığını artıracağını, dolayısıyla bir kamulaştırma yapılmasın, kiralara bir üst sınır getirilerek bu sorunu çözelim diye… Öyle anlaşılıyor ki bir pazarlık olacak.
Yani şu anda yüksek oranda baktığımızda Elif Eralp’ın eyalet başbakanı olması gündemde ama Sosyal Demokratların elinde aynı zamanda Hristiyan Demokratlarla bir koalisyon kurma diye bir seçenek de var. Yani Hristiyan Demokratların önderliğinde Sosyal Demokratlar ve Yeşiller de bir koalisyon kurabilir. İki seçenekli bir durum var.
Unutmamamız lazım tabii ki, Sol Parti’nin güçlü olduğu bu eyalette aynı zamanda AfD de oylarını artırdı. Tam yüzde 7,2 olması gerekiyor, toplam artışından baktığımızda. O da tabii ki başkent gibi bir yerde önemli bir artışın olduğunu görüyoruz.
Kozmopolit bir kent. Aşırı sağ zaten merkez büyük kentlerden fazla oy almıyor. Daha çok taşradan ve Doğu Almanya’daki eyaletlerde yüksek alıyor. Ama genel olarak büyük kentlerde AfD’nin oy oranının görece düşük olduğunu söyleyebiliriz.
- Mecklenburg-Vorpommern’da neler oldu? Oradaki koltuk dağılımı nasıl? AfD orada nasıl kazandı? Yine Saksonya gibi bir zafer mi var karşımızda?
Şöyle, orada daha karmaşık bir tablo var. Her şeyden önce, Hristiyan Demokrat Parti İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez bir eyalette yüzde 5 barajını geçemedi, barajın altında kaldı. Şu anda federal çapta hükümet olan Başbakan Merz’in partisi Mecklenburg-Vorpommern’da meclise giremedi.
Mecliste AfD, Sosyal Demokrat Parti, Yeşiller ve Sol Parti’den oluşan bir meclis yapısı var, oluşumu var. SPD, Yeşiller ve Sol Parti bir hükümet kurabiliyor zaten. Daha önce de SPD ile Sol Parti’nin bir koalisyonu vardı.
Üç partili bir koalisyon zorunlu. AfD’nin zaten oyu yetmiyor. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde Mecklenburg-Vorpommern’da bir taraftan aşırı sağcıların, diğer taraftan ise siyasi yelpazenin solunda kendisini tanımlayan partilerin olduğu bir meclis olacak. Aralarında Hristiyan Demokratlar, liberaller olmayacak. Siyasi polarizasyonun belki en yoğun olarak yaşadığı eyalet olarak Mecklenburg-Vorpommern’ı görebiliriz.
Tabii ki seçim öncesindeki anketlerde Sosyal Demokrat Partinin birinci olabileceği konusunda epey bir beklenti vardı. SPD cephesinde de bu konuda bir çalışma yapıldı. AfD’nin birinci olmaması için çağrılar yapıldı ama AfD orada da birinci oldu.
Böylece Doğu Almanya’nın üç tane eyaletinde, 2024’te Thüringen eyaletinde AfD birinci olmuştu. Sonra Saksonya-Anhalt’ta 6 Eylül’de, şimdi de Mecklenburg-Vorpommern’da AfD oyların yüzde 38’ini aldı. Ve bu AfD’nin Doğu Almanya’daki yükselişinin, genel olarak Almanya’daki yükselişinin devam ettiğini gösteriyor bize.
Sol Parti’nin Berlin’de birinci olması bu gerçeğin üstünü örtmemesi lazım. Çünkü problemin kendisi orada duruyor. O problemin özü de şu: Aşırı sağcı parti güçleniyor ama merkezdeki partiler çöküyor. Neoliberal siyaset, militarist dış politika ve emekçi sınıfların kazanılmış olduğu haklara yönelik saldırılar bugün Almanya’da Hristiyan Demokratlar ve Sosyal Demokratların eliyle sürdürülüyor. İşte toplumda buna karşı tepki var, buna karşı bir öfke var.
İşten çıkarmalar alabildiğince yaygınlaşmış durumda, yoksulluk artıyor, işsizlik giderek artıyor ve iş güvencesi büyük bir problem haline gelmiş durumda.
Ama buna rağmen bugün iş başında olan hükümet ve Başbakan Merz, özellikle karar altına almış oldukları reform adı altındaki sosyal kısıtlamaları hayata geçireceklerinden kesin olarak kararlılar. Bu konuda geri adım atmayacaklarını söylüyorlar. Ama sendikalar ise, sivil toplum hareketi, ilerici parti ve örgütler de buna karşı mücadele ediyor bugün Almanya genelinde.
IG Metall sendikasının çağrısıyla iş yerlerinde iş bırakma ve eylem var. Çünkü sanayideki durgunluğun işten atmalara karşı, işten atmaları yoğunlaştırdığına dikkat çekiyor sendika. Bu konuda bir çözüm istiyor.
Ayın 26’sında, yani önümüzdeki cumartesi günü ise Almanya’nın 15 kentinde hükümetin sosyal hakları kısıtlama konusunda almış olduğu kararlara karşı büyük gösteriler var. İşte bu gösteriler eğer güçlü geçerse, bu aşırı sağdan esen rüzgar kısmen dağılabilir. Emekçi sınıfların kendi çıkarlarını ve taleplerini dile getirdiği ve buna karşı neoliberal siyasetle, ırkçılık ve milliyetçiliğe karşı bir mücadele ekseni oluşturabildikleri takdirde bence Almanya’da AfD’nin yaratmış olduğu bu aşırı sağcı milliyetçilik ve tabii ki diğer partilerin de yarış içerisinde olduğu bu durumu kısmen de olsa dağıtabilir.
- Bir tarafta başkenti de içine alan eyalette göçmen kökenli bir solcu kadın kazandı diyebiliriz. Öbür tarafta da AfD’nin yükselişinden bahsediyoruz, aşırı sağdan bahsediyoruz. Bu ikisi nasıl oluyor da aynı anda yükselebiliyor? Nasıl bir kırılma var toplum içinde?
O kırılma merkez, yani geleneksel sermaye partilerinin çöküşüyle ilgili aslında. Merkezdeki bu siyasi partiler çöktükçe, zaten Hristiyan Demokratlar önemli bir şekilde oy kaybediyor. Sosyal Demokratlar tarihinin en düşük oyunu zaten şubat ayında, geçen yılın şubat ayında yapılan seçimlerde almışlardı. Hür Demokrat Parti, liberalizmin temsilcisi, zaten meclis dışında kalmıştı.
Dolayısıyla sermayenin geleneksel partilerinin izlemiş olduğu siyasetlerden, siyasetten dolayı güç kaybettiler. Onlara tepkiden dolayı tabii ki güç kaybedip onlara tepki gösteren kesimler ise yeni arayış içerisinde. Bu yeni arayışın adreslerinden bir tanesi aşırı sağa yanıt arayan kesimlerin ise aramış olduğu adres, Sol Parti.
Bunun, bu ikisi, yani merkez çöktükçe iki kesimden hem sağdan hem soldan bir güçlenme eğilimi görünüyor şimdiki durumda.
Küresel sorunlar, genel olarak Almanya’nın içerisinde bulunduğu bu durum, sermayenin özellikle AfD’ye yapmış olduğu destekler büyük ölçüde tabii ki AfD’ye yaramış görünüyor. Ama önümüzdeki dönem toplumun buna karşı reaksiyonu yeni bir siyasi güç merkezi oluşturabilir.
Berlin aslında AfD’ye bir yanıttır, bir tepkidir ideolojik, siyasi olarak. Sol Parti’ye üye olmayanlar bile aşırı sağın bu yükselişine karşı bir cevap olarak Berlin’de Sol Parti’yi tercih ettiler.
Bunu Şubat 2025’teki genel seçimlerde de görmüştük. Orada da anketlerde Sol Parti yüzde 3-4 görünüyordu o dönem. Potsdam remigrasyon planı, aşırı sağcıların işte göçmenleri sınır dışı etme konusu, bir plan ortaya çıkınca toplumda büyük bir infial ortaya çıktı ve yüz binlerce insan sokağa çıktı o zaman aşırı sağa karşı.
Güçlü bir antifaşist merkezin olması lazım. İşte Sol Parti bugün onu ne kadar yapabilir bilemeyiz ama toplumda bir yanıt arayışı, bir aşırı sağa karşı mücadele edecek bir örgütlenmeye, bir partiye, bir siyasi mecraya ihtiyaç duyduğu net bir şekilde görünüyor Berlin’de.
Hani bugünkü siyasi konjonktürde bakarsanız, aşırı sağın ve milliyetçiliğin arttığı bu dönemde göçmen kökenli bir siyasetçinin Berlin’de aday gösterilmesi ya da onun kazanması pek beklenmezdi. Ama dediğim nedenlerden dolayı tam tersine güçlü bir yanıt oldu. Güçlü bir şekilde insanlar aşırı sağa karşı güçlü bir yanıtı, bir göçmen kadını, Elif Eralp’ı seçerek gösterdiler. Bence bu bu açıdan değerli.
Buna eğer bugüne kadar verilen vaatler yerine getirilip antifaşist ama aynı zamanda neoliberal siyasete karşı güçlü bir hat kurulabilirse, önümüzdeki dönemde Yeşillerden, Sosyal Demokrat Partiden, Hristiyan Demokratlardan ve diğer kesimede AfD’ye oy verenlerden bir kopuş olabilir ve gerçekten de daha ilerici bir siyasi mecra yaratılabilir.
- Almanya’daki seçimleri çok konuştuk. Bundan sonra daha ne kadar konuşacağız, daha önümüzde neler var ve bunlarda nasıl dengeler görünüyor?
Öyle görünüyor ki daha çok konuşacağız. Çünkü dün akşamdan beri Başbakan Merz’in durumunun ne olacağı tartışmalı. Merz acaba 2029’a kadar başbakanlık yapmaya devam edecek mi? Alman basınında bugünden itibaren Merz, artık geçici bir başbakan diye tanımlaması yapılıyor.
Seçimlerden önce de bu olmuştu. Seçimlerden önce de Merz’in zaten halk içerisindeki popülaritesi en düşük seviyeye düşmüş durumda, yüzde 14 yani. Hem tekellerin bir temsilcisi olarak zaten siyaset sahnesini aşındırmıştı hem konservatif hem de savaşçı ve neoliberal çizgiye sahip olduğu için partisi içerisinde de bu yön eleştiriliyor ama toplumda da buna karşı bir tepki var.
Dolayısıyla Sosyal Hristiyan Demokratlar şu anda yeni bir aktörle acaba partiyi kurtarabilir miyiz, Merkel çizgisine yakın bir siyasetçi olabilir mi? Bunun için şimdi Kuzey Ren-Vestfalya eyaleti başbakanı Wüst’ü önerenler var. Yani Merz belli bir süre sonra görevi bıraksın, partinin lideri ve başbakan değilsin diyenler var.
Ama öyle görünüyor ki Merz’i daha saldırgan ve neoliberal siyaset için Almanya’da başbakanlık koltuğunu hazırlayanlar şu anda büyük bir ağır yenilgiyle karşı karşıya. Merz’in çekilmesi aynı zamanda onların yenilgisi olacak. Onun için şimdi tutmaya bakıyorlar, onun çabası içerisindeler.
Ama hem parti içerisinde hem toplumdaki gelişmeler aslında Merz’in siyasi ömrünün bittiğini bize gösteriyor. Onun yerine arayışlar var ama dediğim gibi siyaset bu, ne zaman hangi sürece evrileceği belli değil.
Ama Avrupa’nın en büyük ülkesi, Avrupa ekonomisinin motoru durumundaki Almanya, hem güvensiz hem endişe, hem siyasi çalkantı ve siyaset, hükümetleri nasıl, hangi birleşimle oluşturacağı konusunda belirsizlik yaşadığı bir evre olarak görünüyoruz. Alman tarihinde bu kısmen Weimar Cumhuriyeti döneminde yaşanmıştı.
1920’lerden, yani Kasım Devrimi’nden sonra Weimar Cumhuriyeti kurulup Hitler’in iş başına geldiği aralığa kadar Weimar Cumhuriyeti sürekli siyasi belirsizliklerin, istikrarsızlıkların olduğu bir dönem oldu. Ve en son 1929’daki ekonomik krizle birlikte faşizmin hızlı bir şekilde güç topladığı bir evre oldu.
Tarih tekerrür eder mi bilemeyiz ama Almanya’nın sorunları giderek ağırlaşıyor ve bu ağırlaşmaya neden olan partilerin de buna şu anda halka daha fazla baskı yapmaktan, ekonomik, sosyal ve demokratik hakları kısıtlamaktan başka sundukları bir çözüm yok. Bu da tabii ki karşı tepkiye yol açıyor ve yeni arayışlara yol açıyor.
Önümüzdeki dönem bu nedenle Almanya’da hem ekonomik hem siyasi hem sosyal hareket açısından önemli olacak diye düşünüyorum.