Etkileşim tiranlığı hakikati parçaladı

Etkileşim tiranlığı hakikati parçaladı

Sizi bu kitabını yazmaya iten temel şey neydi? Cehaleti politik bir mesele olarak düşünmeye nasıl başladınız?
 
Hacettepe İletişim Bilimleri’nde doktora yaparken post-hakikat ve yalan haber çalışmaya başlamıştım. Fakat yalan haber araştırmalarında genellikle “Yalan haber kimin işine yarar?”, “Yalan haberin işlevi nedir?” sorularının eksik kaldığını gözlemledim. Türkiye’de oldukça ünlü Celal Şengör ve İlber Ortaylı gibi akademik figürlerin insanların cahilliği üzerinden biraz da üsttenci yaklaşımları o dönemlerde popüler olmaya başlamıştı ve bu söylemlerin halkta da karşılık bulduğunu gözlemleyince cehalet ve yalan haber fikrini ilişkilendirmek istedim. Yeterli eğitime erişememiş, maddi imkânsızlıklar içinde hayatta kalmaya çalışan ve bilgiyle karşılaşma ile bilgiyi üretme süreçlerine dahil olamamış bireylerin, yapısal ve sistemsel koşullar göz ardı edilerek “cahillik” ile itham edilmesini sorunlu bir yaklaşım olarak gördüm esasında. Çünkü Türkiye’de ve Dünya’da sıklıkla “cahil” olarak tanımlanan kesimlerin sorumluluğu yalnızca bireylere değil, aynı zamanda devletlere ve sermaye yapısına da aittir. Cumhuriyet geleneğinde ise akademisyenler, gazeteciler ve bilim insanları yalnızca bilgi üretmekle değil, üretilen bilginin topluma erişimini kurumlara bağlı kalmadan sağlamakla da yükümlüdür. Bu sebeple cehaletin politik bir mesele olarak konuşulması gerekliliğini akademik bir çalışma içerisinden yalan haber tartışmaları ile birlikte ele aldım diyebiliriz.
 
Kitapta cehaletin “üretilen” bir şey olduğunu söylüyorsunuz. İnsanlar gerçekten bilgisiz mi, yoksa neoliberal düzen içinde sürekli bir belirsizlikte mi bırakılıyor?
 
Kitapta Stanford Üniversitesi’nde Bilim Tarihçisi Robert Proctor’un agnotoloji kavramını yani cehalet bilimini ele alıyorum. Burada doğal, seçilen, erdemli ve kasıtlı ve stratejik olarak üretilen cehalet başlığı altında 4 cehalet ayrımına da yer veriyorum. Benim çalışmamın temel meselesi kasıtlı ve stratejik olarak üretilen cehalet. Bu kapsamda cehaletin sadece üretilen bir şey olarak da anılmasını istemem. Cehalet tıpkı bilgi gibi çok katmanlı ve ayrı bir felsefi alan.

Kasıtlı ve stratejik olarak üretilen cehalet meselesine gelirsek ise; buradaki esas mesele cehaletin bireysel bir noksanlıktan ziyade iktidar ve sermaye tarafından üretilen stratejik bir yönetim biçimi olmasıdır. İnsanları “cahil” olarak yaftalayıp kenara çekilmek, sorunu bireyselleştiren neoliberal bir yaklaşımdır. Neoliberal düzen, “olgusal hakikatleri” doğrudan yok etmek yerine, onların üzerinde “makul şüphe” yaratarak bir belirsizlik ortamı inşa eder. Şöyle düşünelim sosyal medya ve dijital teknolojiler ile birlikte insanlık tarihinde ulaşamayacağımız kadar çok bilgiye ve insana ulaşabiliyoruz. Bu sebeple dijital çağın krizi “bilgisizlik” değil, doğrulama krizidir. İklim krizi yıllarca bunun en tipik örneklerinden biri oldu. Petrol şirketleri ve onlarla bağlantılı düşünce kuruluşları, bilimsel verileri tamamen çürütemedikleri için “iklim değişikliği kesin değil”, “bilim insanları kendi içinde anlaşamıyor” gibi söylemler üreterek kamuoyunda şüphe yarattılar. Buradaki amaç insanların hiçbir şeye inanmaması değil; aksine hakikatin bulanıklaşmasıydı. Çünkü insanlar “kesin emin değilsek harekete geçmeyelim” noktasına geldiğinde mevcut ekonomik düzen korunmuş oluyor. Bu yüzden mesele yalnızca yanlış bilgi değil, organize edilmiş belirsizlik üretimidir. Yani nerede bir kafa karışıklığı varsa oradan çıkar elde eden de bir kesim vardır gibi bakmak lazım olaylara. Diyelim ki ekonomik krizle ilgili veriler açıklanıyor. İnsanlar artık çoğu zaman verinin kendisine değil, kendi politik kimliklerine uygun anlatıya inanmayı tercih ediyor. Çünkü algoritmalar bize sürekli zaten inanmak istediğimiz şeyleri gösteriyor. Böylece hakikat ortak bir zemin olmaktan çıkıp kimliksel bir tercihe dönüşüyor. Neoliberal düzen de tam burada işliyor: İnsanları kolektif bir hakikat etrafında birleştirmek yerine, onları sonsuz enformasyon ve sonsuz şüphe içinde yalnızlaştırıyor.
 
Covid-19 sürecinde komplo teorileri ve yanlış bilgiler çok yaygınlaştı. Pandemi, neoliberal sistemin hangi krizlerini görünür hale getirdi?
 
Pandemi döneminde bir tarafta bilimsel veriler vardı ama diğer tarafta sosyal medya algoritmaları sürekli “alternatif gerçeklikler” dolaşıma soktu: aşıların çip taktığı iddiaları, sahte doktor videoları, manipülatif grafikler… Burada sorun bilgi eksikliği değildi; tam tersine aşırı bilgi bombardımanı içinde insanların neye güveneceğini bilememesiydi. Hatta Dünya Sağlık Örgütü yanlış bilgi salgını olarak adlandırdığı infodemi kavramını neredeyse Covid-19’dan daha tehlikeli ilan etti.
 
Fakat en önemli nokta bu sürecin sermaye ve devletler tarafından önlemek yerine çoğu zaman yönetilebilir bir kaos alanı olarak kullanılmasıydı. Çünkü neoliberal sistem için mesele yalnızca sağlık krizi değil; aynı zamanda krizin ekonomik ve siyasal etkilerini kontrol altında tutmaktı. Bir yandan “bireysel sorumluluk” söylemi öne çıkarılırken diğer yandan kamusal sağlık sistemlerinin yıllardır nasıl piyasalaştırıldığı görünür hale geldi. İnsanlara “kendinizi koruyun” denildi ama birçok insan güvencesiz çalışma koşulları nedeniyle evde kalamadı, sağlık hizmetlerine eşit erişemedi ya da ekonomik kaygılar nedeniyle risk almaya zorlandı. Pandemi, neoliberal düzenin yıllardır görünmez kıldığı pek çok kırılmayı açığa çıkardı: Kamusal sağlık hizmetlerinin zayıflatıldığı, sağlık emekçilerinin güvencesizleştirildiği ve hastanelerin “verimlilik” mantığıyla işletildiği bir düzende, küresel ölçekte böylesi büyük bir krize hazırlıksız yakalanıldı. Sosyal medya şirketleri yanlış bilgiyi engellemekte çoğu zaman yetersiz kaldı çünkü öfke, korku ve komplo içerikleri daha fazla etkileşim ve dolayısıyla daha fazla reklam geliri üretiyordu. Böylece hakikat, kamusal bir değer olmaktan çıkıp platform ekonomisinin içinde dolaşıma giren bir içerik türüne dönüştü.
 
Tüm bu süreçlerde dünya üzerinde emeğin güvencesizleştirilmesi,  orta sınıfın kaybolması, sosyal hakların erimesi, dijital platformların denetimsiz gücü ve algoritmaların hakikati parçalama kapasitesi, bize yalnızca bir sağlık krizini değil, aynı zamanda bir güven krizini de gösterdi. İnsanlar artık sadece virüsten değil; hangi bilginin doğru olduğundan, hangi kurumlara güvenebileceğinden ve devletlerin gerçekten kamusal yararı mı yoksa ekonomik çıkarları mı öncelediğinden de emin olamıyordu. Haliyle haklı endişelerin komplo teorilerine yönlendirilmesi ortak hakikat zemininin aşınması ve toplumun kolektif dayanışma kapasitesinin zayıflamasına yol açtı. Böylece pandemi yalnızca bir sağlık krizini değil, neoliberal düzenin yarattığı eşitsizlik, güvencesizlik ve hakikat krizini de görünür hale getirdi. Komplo teorileri ve yanlış bilgiler, kamusal öfkenin sistemsel sorunlara yönelmesini engelleyerek krizin siyasal maliyetini azaltan işlevsel araçlara dönüştü. Haliyle pandeminin faturası siyasilere ve sermayeye değil insanlara kesilmiş oldu.
 
Sosyal medya çağında algoritmalar ve dijital platformlar ortak gerçeklik duygusu nasıl etkiliyor?
 
Sosyal medya çağında algoritmalar ve dijital platformlar, ortak gerçeklik duygusunu giderek zayıflatıyor. Çünkü bu platformlar yalnızca iletişim araçları değil, kullanıcıyı daha uzun süre içeride tutmaya odaklanan bir “etkileşim tiranlığı” mantığında çalışıyor. Bu düzende bilginin doğruluğundan çok ne kadar etkileşim aldığı belirleyici oluyor; bu da insanların ortak gerçeklikten çok, algoritmaların ve çıkar yapılarının ürettiği farklı içeriklerle karşılaşmasına neden oluyor. Özellikle öfke ve tık tuzaklarıyla etkileşimi arttıkça insanların önüne düşen meseleler eleştirmek için bile olsa gündeme taşındığında bir hakikatmiş gibi karşılık bulabiliyor. Örneğin sosyal medyada bağlamından koparılmış bir video ya da yapay zekâ ile üretilmiş sahte bir haber, binlerce yorum ve paylaşım aldığında, insanlar bunu doğrulamadan “olmuş bir olay” gibi kabul edebiliyor. Yayılma hızı nedeniyle kendi başına bir hakikat etkisi yaratıyor. Bu da bilginin doğruluğundan çok dolaşım gücünün belirleyici olduğu bir etkileşim tiranlığı doğuruyor.

Algoritmaların filtre balonları ve yankı odaları yaratması ise ortak gerçekliği daha da parçalı hale getiriyor. Kullanıcılar çoğunlukla kendi görüşlerine yakın içeriklerle çevrelendiği için farklı deneyimlerin çarpıştığı ortak bir zemin oluşmuyor; örneğin pandemi döneminde bir kesim sürekli aşı karşıtı içeriklerle beslenirken, diğer kesim tamamen bilimsel verilerle sınırlı bir bilgi akışında kaldı. Haliyle devletlerin ve sermayenin simbiyotik ilişkisi halkın karşısında konumlandığından bu kakafoniye terk edilmiş insanların ortak bir uzlaşı da bulunması, toplumun birlikte düşünme ve ortak sorunlara kolektif yanıt üretme kapasitesi de zayıflatılmış oldu.
 
Etkileşimin hakikatin yerini aldığı bu düzende yalnızca “ortak gerçeklik” değil, “ortak dünya” da giderek ortadan kalkıyor. İnsanlar kendi dijital alanlarında sürekli performans sergileyen ve kendini denetleyen öznelere dönüşürken, birlikte yaşama ve ortak bir gerçeklik etrafında uzlaşma imkânı zayıflıyor; toplumsal oydaşma yerini daha fazla kutuplaşmaya ve bireyselleşmeye bırakıyor.
 
“Post-truth/post-hakikat” çağında insanlar gerçeği mi kaybetti, yoksa gerçeğe olan güvenini mi?
 
Bu soru çok kıymetli. Bilgiye erişimin bu kadar kolay olduğu bir çağda cehalet meselesinden bahsederken altını çizmemiz gereken en önemli soru bu. İnsanlar gerçeği değil ona olan güvenlerini kaybediyorlar. Çünkü sermaye ve devletlerin karlılık açısından işbirliği içerisinde olduğunu gördükleri ve tüm sosyal hakları günden güne erirken en azından olgusal hakikatin garantörü olması beklenen bürokratik kurumların bile ticari ve siyasi çıkarlarla hareket ettiğini gördükleri için tıpkı Survivor adasında hayatta kalmaya çalışan yarışmacılar gibi hayatta kalmaya yönelik bir makul şüphe ile hareket ediyorlar. Tabiki bu çok katmanlı bir mesele ama insanlar artık “ne doğrudur?” sorusundan çok “beni ne güvende tutar?” sorusuna kayıyor. Bu nedenle ortaya çıkan kriz, yalnızca bir bilgi krizi değil, aynı zamanda derin bir güven ve yön duygusu krizidir.
 
Kitapta propaganda, reklamcılık ve sermaye ilişkileri arasında bağ kuruyorsunuz. Bilgi kirliliği sadece bir iletişim sorunu mu, yoksa neoliberal düzenin yarattığı politik ve ekonomik bir sorun mu?
 
Neoliberal düzenin bizi ikna etmeye çalıştığının aksine, bilgi kirliliği ne yalnızca bireysel bir iletişim sorunu ne de yalnızca algoritmaların yarattığı teknik bir arızadır. “Her şey politik” söylemiyle ifade edilebileceği üzere, mesele yapısal ve tarihsel bir bağlama sahiptir. Biraz geçmişe gidersek; modern reklamcılığın kurucusu sayılan Edward Bernays gibi isimler, Dünya Savaşları dönemi propaganda yöntemlerini ticari alanlara, reklamcılığa taşımışlardır. Post-hakikat dönemi de dijital teknoloji ile durduk yere ortaya çıkan yeni bir olgu değil geleneksel propaganda ve reklamcılık mirasının bugünkü devamıdır. Sadece yöntemleri, etki alanları ve teknolojisi konusunda belirli farklar var. Hatta 1830’larda ABD’de ortaya çıkan penny press (metelik gazeteciliği), sansasyonel manşet dili, hem dünya savaşları dönemindeki propaganda pratiklerinin hem de günümüz dijital medyasındaki clickbait stratejilerinin erken bir öncülü olarak değerlendirilebilir. Keza Dünya savaşlarının propagandacıları da savaş sonrası aynı taktikleri reklamcılıkta kullandılar. 1950’lerde tütün endüstrisi bu reklamcılarla sigaranın sağlığa zararlarına dair bilimsel bulgular karşısında doğrudan inkâr yerine şüphe üretmeye dayalı stratejiler geliştirdi. Sigaranın zararlarının reddedilmesi yerine bu bilimsel bilgiler üzerinde şüphe yaratılarak insanların aklını bulandırma yolunun tercih edilmesi bu sürekliliğin önemli örneklerinden biridir. Özetle; savaş dönemi devletler için kitlelerin algısını manipüle etmeye çalışanlar daha sonrasında sermaye için bu işi yapmaya devam ettiler. Günümüzde sermaye ve devletlerin iç içe geçtiği neoliberal bir yönetimsellik anlayışı olduğu için ise hakikat de bu düzenin devamlılığı için araçsallaştırılamaktadır. Ancak bu araçsallaştırma geçmişe nazaran günümüzde daha da dağınık ve görünmez bir form kazanmıştır; tek merkezli propaganda modelleri yerini dijital platformlar, algoritmalar ve içerik ekonomisi üzerinden işleyen parçalı bir rıza üretimine bırakmıştır. Dolayısıyla bilgi kirliliği, bireysel hatalardan ziyade, ekonomik ve siyasi çıkarlar tarafından şekillendirilen yapısal bir bilgi rejiminin sonucudur.
 
Kitabın adı, Türkiye’de sık kullanılan “cahil halk” söylemine de gönderme yapıyor. İnsanları suçlayan bu dil, neoliberal düzenin yarattığı asıl sorunları görünmez mi kılıyor?
 
Nazi Almanyası’ndan kaçan siyaset kuramcısı Hannah Arendt’in işaret ettiği gibi, “Hayatta kalmamız yalanlara inanmamıza bağlıysa, bize sunulanın hakikat mi yoksa yalan mı olduğu sorusu anlamını yitirir.” Nazi toplama kamplarından kurtulan Primo Levi de benzer biçimde, hakikatin sistematik olarak çarpıtıldığı rejimlerde bireyin yalnızca bilgiye değil, ahlaki yönelimlerine de yabancılaştığını vurgular. Haliyle cehaletin oluşumundaki yapısal sorunları görmeden insanları cahil olmakla suçlamak sorunları çözmekten ziyade ayrı ayrı kişisel iktidarların güçlenmesine ama en temelde bu sistemin popülist otoriter liderlere ve sermayeye hizmet etmesine yol açacaktır. Yani insanlar sadece “bilmedikleri” için değil, bilmelerini engelleyen bir sistemin içinde oldukları için de biraz bu haldedirler. Dahası bu durum sadece eğitimsiz halka ya da savunduğu ideolojide radikalleşmiş insanlara özgü bir cehalet de değildir. En alim insan bile bilgisi olmadığı konularda kesin bir dille fikir beyan ediyorsa çarpım tablosu bilmediği için cahil ilan edilen biriyle benzer bir cehalete sahiptir. Hatta belki çarpım tablosu bilmeyen cehaletini kabul ederken alim insan kabul dahi etmeyebilir. O sebeple konuyu şöyle özetleyebiliriz: Sosyal medya çağında cehalet, bilginin yokluğuyla değil, tam tersine “sonsuz bilgi içerisinde boğulmakla” ilgilidir. Algoritmalar ve “tık tuzakları” (clickbait) öfke tuzakları (rage bait) ile örülü bu düzende insanlar, doğruyu yanlıştan ayıramayacakları bir kakofoniye hapsedilirler. Dolayısıyla insanlar her şeyden şüphe duyarken bu belirsizlik içerisinde gerçekten “bilgisiz” kalmış olurlar; ancak bu bilgisizlik onların tercihi değil, maruz bırakıldıkları bir mimaridir. Komplo teorileri neden bu kadar yaygın sorusunun cevabı sermaye ve devletlerin halkın hurafelerle meşgul olmasından rahatsız olmamalarında gizlidir. Neoliberal düzen, “olgusal hakikatleri” doğrudan yok etmek yerine, onların üzerinde “makul şüphe” yaratarak bir belirsizlik ortamı inşa eder. Tıpkı 1950’lerde tütün endüstrisinin sigaranın zararları konusunda yaptığı ve her sene sigaran ölen insan sayısının Covid-19 döneminde ölen toplam insan sayısından fazla olması ama bunun gündem yaratamaması gibi… Kasıtlı ve stratejik cehalet üretiminde amaç insanları ikna etmek değil, zihinleri bulandırarak harekete geçmelerini engellemektir . Bu “belirsizlik dispozitifi”, kriz anlarında korkuyu tetikleyerek iktidar ve sermayenin sorumluluklarını görünmez kılar.
 
Peki bu kasıtlı ve stratejik cehalet tuzaklarından bir çıkış yolu var mı?
 
Esasında en büyük silah öncelikle cehaletle barışmamız. Neyi bilmediğimizi bilmek bizi öğrenmeye, bilgi edinme davranışına iter. Bu ise cehaletin en büyük düşmanıdır. Dahası sadece ideolojik yatkınlıklarımızın peşine düşüp hareket etmemeyi her şeyi sorgulama alışkanlığını da edinmemiz gerekli. Sosyal ağların ve etkileşim bağımlılığının bizi ittiği her konuda fikrim var alışkanlığının “bilgim yok” nezaketi ile yer değiştirmesi gerekiyor. Dahası öfke tuzakları ve tık tuzaklarına düşmemek için bu tarz içerik üreten influencer, youtube kanalları, troller hatta gazetecileri gündeme taşımamamız gerekli. Algoritma teknolojik bir sistem ve para kazanma üzerine kurulu. Eğer popüler gündeme dahil olmadan ve bilgi tüketim tercihlerini bilinçli yaparak bir kullanıcı alışkanlığı kurulabilirse bu yıkıcı sosyal medya dili de değişebilir. Neyi tükettiğimize dikkat etmeliyiz. Birgün üzerinden örneklendirmek gerekirse sadece belgeli hakikatleri yazdığı ve gazetecilik yaptığı için tutuklu yargılanan İsmail Arı ile #MügeTalks Youtube Kanalı’nda yaptığım bir söyleşide kaynağı belirsiz troll hesaplarını ve gazete görünümlü belirsiz hesapları engellediğini söylemişti. Gerçekliğinden emin olmadığımız hiçbir şeyi gündeme taşımamamız gerekli. Sosyal medyada ise öfkeyle ve nefret diliyle yazılmış içeriklere tıklayıp etkileşim vermek yerine şu soruları sormak daha elzem: bu bilgi benim ne işime yarıyor? bana ve topluma ne faydası var? Tık tuzağı içerikler karşı tarafa ne gibi çıkarlar sağlar? Bu paylaşımımla kimi görünür kılıyorum, kimi ünlü yapıyorum? gibi bir liste uzar gider. Dolayısıyla mesele, daha çok şey bilmek değil; bilginin nasıl üretildiğini, neden üretildiğini ve kimlerin çıkarına dolaşıma sokulduğunu görebilmektir. Çünkü bugün cehalet çoğu zaman bilgi eksikliğinden değil, bilginin kasıtlı olarak çoğaltılması, çarpıtılması ve dikkat ekonomisi içinde parçalanmasından beslenmektedir. Bu yüzden gerçek çıkış, yalnızca “doğru bilgiye ulaşmakta” değil, hangi bilginin neden sürekli karşımıza çıkarıldığını sorgulama cesaretinde yatar.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu