Almanya’da aşırı sağ, güvenlik duvarı ve solun kaybettiği sınıf

MERZ’İN HESABI VE GÜVENLİK DUVARI

İkinci sonuç, Şansölye Friedrich Merz’in partisi Hıristiyan Demokratlara (CDU) ait. CDU yüzde 17,2’de kaldı; beş yıl önce aynı eyalette yüzde 37,1 almıştı. Merz, 2025’te şansölye olduğundan beri partisini göç ve güvenlik konularında AfD’nin diline yaklaşan bir sertlik çizgisine çekmiş, bunu aşırı sağa kaçan muhafazakâr seçmeni geri kazanmanın yolu olarak savunmuştu. Saksonya-Anhalt bu stratejinin ilk sınavıydı ve seçmen aslı dururken taklidini seçmedi; sandık çıkışı anketlerinde eyalet seçmeninin yüzde 87’si federal hükümetten memnun olmadığını söyledi. AfD’nin yüzde 44’e yaklaşan, CDU’nun yüzde 17’ye gerileyen oyu yan yana konduğunda, Alman siyasetini 1945’ten bu yana biçimlendiren bir teamül sorgulanır hale geliyor. Almanların Brandmauer, güvenlik duvarı dediği bu ilkeye göre hiçbir parti aşırı sağla koalisyon kurmaz ve onun oylarına yaslanarak çoğunluk oluşturmaz. İlkenin gerekçesi bugün de geçerli; AfD’nin eyalet örgütü 2023’ten beri Anayasayı Koruma Dairesi tarafından “kesinleşmiş aşırı sağcı” olarak sınıflandırılıyor. Ne var ki seçmenin yüzde 44’ünü temsil eden bir partiyi hükümet dışında tutmak, artık küçük bir azınlığı kenarda bırakmak anlamına gelmiyor; bunun için Hıristiyan Demokratlardan Sol Parti’ye uzanan hemen hiçbir konuda anlaşamayan partilerin koalisyonu gerekiyor.

“NORMALLEŞEN” AŞIRI SAĞ

AfD’nin bu sonuca ulaşmasında kampanyanın biçimi en az içeriği kadar belirleyiciydi. Parti yıllardır süren bir normalleşme stratejisi izliyor; genel başkan Alice Weidel’in eşcinsel bir kadın olarak kamusal görünürlüğü, parti LGBT haklarına açıkça karşı olsa da partiyi seçmenin gözünde daha az tehditkâr kılmıştı. Saksonya-Anhalt kampanyası bu stratejiyi bir adım ileri taşıdı. Aşırı sağ propagandanın bilinen karanlık, tehdit ve çöküş imgeleri yerine afişlerde aydınlık bir gün doğumu fonu üzerinde “Her şey mümkün” sloganı vardı; mitingler siyasal toplantı olarak değil, müzikli ve yemekli “aile şenlikleri” olarak düzenlendi. Kampanyanın yüzü, sosyal medyada 600 bini aşkın takipçisiyle 35 yaşındaki Ulrich Siegmund’du. Bu kimlik siyasetinin simgesi ise Simson oldu: Doğu Almanya’da gençliğin ilk aracı olmuş, bugün nostalji nesnesine dönüşmüş küçük motosiklet. Parti mavisine boyanmış Simson motorlarla meydanlara gelen adaylar, “biz sizden biriyiz” mesajını sözle değil imajla veriyordu. Simgenin kendi tarihi ise bu mesajla çelişiyor. Fabrikayı 1856’da iki Yahudi kardeş kurmuş, aile 1936’da Nazi rejimi tarafından işletmeyi devlete devretmeye zorlanarak Amerika’ya kaçmak zorunda kalmıştı; torunları, partinin bu sahiplenmesini “tarihimizle alay” olarak nitelediler.

AFD’NİN PROGRAMI

AfD’nin kurduğu normalleşme görüntüsünün arkasındaki siyasal hattı görmek için partinin seçim programına bakmak yeterli. Programın ağırlık merkezinde göç var ve göçün ele alınış biçimi, Avrupa’daki benzer hareketlerde olduğu gibi, toplumsal sorunları bir nüfus sorununa indirgeme mantığına dayanıyor.

Saksonya-Anhalt’ta okulların, hastanelerin ve konutun yetersizliğinin tarihsel bir nedeni var. Birleşmenin ardından Doğu Almanya’nın devlet işletmeleri birkaç yıl içinde özelleştirildi ya da kapatıldı; bölge sanayisini ve yüz binlerce işini kaybetti. Fabrikalar kapanıp nüfus azalınca vergi gelirleri düştü, devlet de küçük kasabalardaki okulları, hastaneleri ve ulaşım hatlarını birer birer kapattı. Bugün bu yerlerde yaşanan kamu hizmeti yoksunluğunun kaynağı budur. AfD programı bu tarihi görmezden geliyor; okul, hastane ve konut yetersizliğini büyük ölçüde göçmenlerin varlığıyla açıklıyor. Çözümü de zenginden yoksula doğru bir yeniden bölüşümde, yani kamu yatırımını artırmakta değil, mevcut kaynakları paylaşan insan sayısını azaltmakta arıyor. AfD programının vaat ettiği “sınır dışı etme seferberliği”, sığınmacıların kent merkezlerinden uzakta toplu barınma merkezlerinde tutulması ve “remigrasyon” adı verilen geri gönderme siyaseti bu mantığın somut karşılıkları. Sert bir göç politikası tek başına bir partiyi aşırı sağ yapmaya yetmez; belirleyici olan, remigrasyon fikrinin dayandığı halk anlayışıdır. AfD Almanlığı hukuki yurttaşlık üzerinden değil, etnik ve kültürel köken üzerinden tanımlıyor; aynı pasaportu taşıyan yurttaşların bir bölümü böylece fiilen daha düşük bir aidiyet statüsüne yerleştiriliyor. Anayasayı Koruma Dairesi’nin partiye ilişkin değerlendirmesi de bu noktaya dayanıyor; etnik halk anlayışı, anayasanın eşitlik ve insan onuru ilkeleriyle bağdaşmıyor. Siegmund bütün bunları bir siyasal projenin tercihleri olarak değil, herkesin zaten bildiği bir “sağduyu” olarak sunuyor, normalleşmenin siyasal işlevi de burada, aşırı sağın kategorilerini aşırı sağa özgü bir dil kullanmadan demokratik alanın sınırları içinde sıradan bir siyasal muhakemenin parçası hâline getirmekte.

İŞÇİLER NEDEN AFD’YE OY VERİYOR

Bu “sağduyu” dilinin kimde karşılık bulduğu, seçimin asıl açıklanması gereken sonucu. 2021’de eyaletteki işçilerin yüzde 33’ü AfD’ye oy vermişti; 2026’da bu oran yüzde 60’ı aştı. Oysa AfD’nin federal düzeydeki programı vergi ve sosyal politikada açıkça neoliberal bir çizgide; üst gelir gruplarına vergi indirimi ve miras vergisinin kaldırılması vaat edilirken, işsizlere ve düşük gelirlilere yönelik yardımların kısıtlanması ve sıkı şartlara bağlanması öngörülüyor. Bu program uygulansa, partiye oy veren işçilerin çoğu kaybeden tarafta olacak. Bir sınıfın kendi çıkarına aykırı bir programı bu kararlılıkla seçmesi, AfD’nin işçiye ücreti ya da sosyal hakları üzerinden değil, kim olduğu ve toplumda nerede durduğu üzerinden seslendiğini gösteriyor. Parti onu ülkenin “gerçek üreticisi” olarak adlandırıyor, taşrada kalmış olmasını bir başarısızlık değil memlekete sadakat olarak anlamlandırıyor. Otuz yıldır kendisine birleşmenin uyum sağlayamayan tarafı olarak bakılmış bir topluluk için bu tanınma, ekonomik programdan bağımsız bir çekim gücü taşıyor. Sığınmacılar gönderilirse okula ve emekliye daha çok kaynak kalacağı iddiası da aynı işlevi görüyor; yoksulluğun sorumluluğunu işverenden ve devletten alıp ezilenlere yüklüyor. Bu söylemin dayandığı zemin ise AfD’nin kendi ürünü değil. Doğu Almanların birleşmeden otuz beş yıl sonra hâlâ ikinci sınıf yurttaş olduğu görüşünü AfD seçmeninin yüzde 83’ü paylaşıyor; aynı görüşe siyasal yelpazenin öbür ucundaki Sol Parti seçmeninin de yüzde 75’i katılıyor. Geride bırakılmışlık duygusu eyalet genelinde ortak; belirleyici olan, bu duyguyu hangi partinin siyasete dönüştürebildiği.

SOLUN BIRAKTIĞI BOŞLUK

Sol Parti’nin öncülü Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS), Doğu Almanya’nın eski iktidar partisinin ardılı olarak birleşmeden sonra tam da bu duygunun partisi olmuştu; 1994’ten 2011’e kadar yüzde 20 civarında oy aldı, 2002, 2006 ve 2011’de eyaletin ikinci partisi oldu ve 2006’da yüzde 24,1’e ulaştı. O tarihten bu yana her seçimde geriledi ve bu kez yüzde 8,6’da kaldı; sandıkta birinci çıkabildiği yerler ise yalnızca Halle ve Magdeburg’un bazı bölgeleri, yani üniversitelerin ve genç, eğitimli seçmenin bulunduğu iki kent. Doğu’nun emekçilerinin partisi, kentli ve eğitimli bir azınlığın partisine dönüşürken, işçi sınıfının temsili bunun için kurulmuş partiden, işçinin çıkarına aykırı neoliberal bir ekonomik programı etnik bir kimlik siyasetiyle örten AfD’ye geçti. Bu açıdan Saksonya-Anhalt, aşırı sağın gücünden çok, işçi sınıfı adına konuşan bir solun otuz yılda nasıl silindiği üzerine düşünmeyi hak ediyor ve bu soru yalnızca Almanya’ya ait değil.

Başa dön tuşu