Despot öğretmeni, Lamia’dan Saddam Hüseyin’e pasta hazırlamasını ister…

1990’ların başında Irak halkı iki ateş arasında kalmıştı: bir yanda her yerde hissedilen ve acımasız Saddam Hüseyin diktatörlüğü, diğer yanda Birleşmiş Milletler tarafından uygulanan ekonomik yaptırımlar ve ardından ABD liderliğindeki bir koalisyonun ülkeyi bombalaması.
Güney Irak’taki bataklıklarda büyükannesiyle birlikte yoksulluk içinde yaşayan yetim küçük Lamia’ya (olağanüstü performansıyla Baneen Ahmad Nayyef), despot öğretmeni, diktatör Saddam’ın doğum günü için bir pasta hazırlama görevini verir. Bu durum karşısında Lamia, büyükannesi ve Hindi adlı horozlarıyla birlikte gerekli malzemeleri bulmak üzere başkente doğru yola çıkar. Bu yolculuk, kara mizah unsurlarını da barındıran, sert bir büyüme ve olgunlaşma sürecine dönüşür.
Hasan Hadi, görüntü yönetmeni Tudor Vladimir Panduru’nun katkısıyla büyük bir görsel güzelliğe sahip, son derece etkileyici bir eser ortaya koyuyor. Film, her zaman karakterlerinin kişisel deneyimlerinden yola çıkarak, Saddam diktatörlüğünün ve yaptırımlar ile savaşın yol açtığı ekonomik ve toplumsal sıkıntıların sıradan insanlar üzerindeki etkisini resmediyor.
Hasan Hadi, Contexto y Accion’a verdiği röportajda filmini şöyle anlattı:
Filminiz çocukluğunuzla yakından ilişkili. Neden başkahraman olarak özellikle bir kızı seçtiniz?
Kadınların güçlü biçimde var olduğu bir evde büyüdüm. Babam vardı ama erkek sayısı azdı; çünkü çoğu savaşta, tutukluydu ya da ülkeden kaçmıştı. Erkek egemen ve ataerkil bir toplumda bir kız çocuğunun kendini ifade etmesi fikri beni hem huzursuz ediyor hem de büyülüyordu. Bu hikâyenin o perspektiften anlatılması gerektiğini hissediyordum. Çünkü sadece bizim bölgemizde değil, dünyada da konuşanlar genellikle erkeklerdir. Oysa film, ambargolardan, savaştan ve diktatörlükten en çok zarar görenlerin çocuklar ve kadınlar olduğunu vurgulamak istiyor. Bu benim doğrudan yaşadığım bir deneyim. Eşit muamele görmüyorlar, aynı haklara sahip değiller. İkinci Dünya Savaşı sonrası sinemada da bunu görürsünüz; örneğin Rossellini’de.
Profesyonel olmayan çocuk oyuncularla çalışmaya nasıl hazırlandınız?
Öncelikle karakterlere benzemeleri gerekiyordu. Ayrıca çok zekiydiler, bu da işimi kolaylaştırdı. Oyunculuk provalarından ziyade, tanışmaya, hikâyeler paylaşmaya ve güven ilişkisi kurmaya odaklanan bir atölye düzenledik. Profesyonel olmayan oyuncularla —aslında tüm oyuncularla ama özellikle profesyonel olmayanlarla— yönetmen onlara uyum sağlar. Bu çok hassas bir süreçtir. Bazı oyunculuk egzersizleri yaptık ama gerçek anlamda prova yapmadık; çünkü doğallığı korumak istiyordum. Öte yandan, bir film setinde neler olduğunu da anlamaları gerekiyordu. Örneğin “motor” ya da “kes” gibi teknik terimleri açıkladık. Bir sahnenin tekrar edilmesinin, onların hata yaptığı anlamına gelmediğini kavramalarını istedim. Beklenmedik bir şey olduğunda devam etmek ve duruma tepki vermek gerekir. Çocuklar genelde hata yaptıklarını düşünürler; bu okuldan gelen bir refleks. Ama burası bir sınav değil.
Örneğin Hindi’nin bir kâğıdı gagalayarak parçaladığı bir sahne vardı. Bu tamamen tesadüfîydi. Ama Lamia sahneye devam etti; hayvanın sahneyi mahvettiğini düşünmedi. Çok kırılgan bir süreç bu. Elbette hazırlık için okudum da. Kiarostami’nin özellikle çocuklarla nasıl çalıştığını inceledim. Sundance laboratuvarlarında mentorum olan Joan Darling’den de çok destek aldım. Ama bunlar teori. Asıl mesele, sette, sakinlik ve incelikle, kendi sorunlarını çözmek zorunda kalman.
Filminiz gerçekçiliği, düşsel bir yaklaşım ve kara mizahla birleştiriyor. Bu, Irak kültürüne özgü bir şey mi?
Edebiyatta evet, ama sinemada pek değil. Irak dünyanın en eski medeniyetlerinden biri. Gılgamış Destanı’ndan Binbir Gece Masalları’na kadar uzanan efsanelerimiz var. Ama sinemada bunu çok uyguladığımızı söyleyemem. Bana kalırsa İspanyol sineması bunu çok daha iyi başardı. Bunu İspanya’da olduğum için söylemiyorum; ama büyülü gerçekçilik, İspanyol sinemasına sansürü aşmak ve İç Savaş ya da diktatörlük gibi zor konularla yüzleşmek için bir araç sundu. El espíritu de la colmena bunun harika bir örneği.
1950–1970 arasında Irak sinemasında bir altın çağ vardı
Evet, kesinlikle. Bağdat, Orta Doğu’da sinemaya sahip ilk şehirlerden biriydi. Bu pek bilinmez. Irak, o dönemde bölgedeki birçok ülkeden daha gelişmişti. Ancak Saddam iktidara geldiğinde her şey yavaş yavaş yok oldu.
O dönemle bugün yaptığınız sinema arasında bir devamlılık var mı?
Maalesef hayır. Birçok Irak filminden geriye sadece parçalar kaldı; arşivler yok edildi. Hükümet bunları toparlamaya çalışıyor ama büyük bir kültürel hafıza kaybı yaşandı. Diktatörler sanatı anlamaz. Sanat politik değildir; sanattır. Kimliğimizin ve tarihimizin bir kısmını kaybettik.
Filminizi mutlaka Irak’ta çekmek istemişsiniz. Çekimler nasıldı?
Çok zorlayıcıydı. Basit bir e-postayla çözülebilecek işler günler, haftalar alıyordu. Ekipman yoktu, ev kiralamak bile zordu. Her şeyi dışarıdan getirmek zorundaydık. Ama bu hikâyenin DNA’sı Irak’ta. Kokusu, ruhu orada. Bu yüzden zorluklara rağmen orada çekmeliydim. Toplumun desteği olmasaydı filmi çekemezdik.
Yetkililerle sorun yaşadınız mı?
Evet, zaman zaman projeyi durdurmaya çalıştılar. Film fazla politik, konular fazla hassas bulunuyordu. Bir kamu görevlisi için izin vermek daha fazla sorumluluk demek. Bu yüzden bazıları izin vermemeyi tercih etti.
Filmin Irak’taki gösterimi nasıl geçti?
Sınırlı oldu ama çok duygusal bir karşılık gördü. İnsanlar kendilerini, kendi aksanlarını, kendi mekânlarını perdede gördü. Film Amerikan değil; Iraklı. Bu çok önemliydi. Diasporadaki Iraklılardan da olumlu tepkiler aldık.
İspanyol sinemasıyla ilişkiniz?
Carlos Saura, Víctor Erice, Carla Simón… Özellikle Cría cuervos ve El espíritu de la colmena beni çok etkiledi. Ana Torrent’in bakışı Lamia’yı ararken ilham oldu. Ne yazık ki İspanyol sineması Orta Doğu’da yeterince dağıtılmıyor.
Bugün Irak’ta nasıl filmler izlenebiliyor?
Yazar sineması gösteren salonlar yok. Hollywood filmleri ve bazı ticari Mısır yapımları var. Hayalim, Irak’ta böyle filmler gösteren ve yönetmenlerle seyirciyi buluşturan bir salon kurmak. Çünkü ben büyürken böyle bir imkânım olmadı.