Dalgakıranı her yerine taarruz ederek aşındıramazsınız

Dalgakıranı her yerine taarruz ederek aşındıramazsınız

Zaferi kazanan Magyar ise yabancı bir isim değil. Eski Adalet Bakanı Judit Varga’nın eski eşi ve uzun süre Fidesz elitleri arasında yer almış bir figür. Magyar’ın yükselişi, sistemin dışından gelen bir halk hareketinden ziyade, iktidar bloğu içindeki bir yarılmanın sonucunda şekillendi. Bu durum daha ihtiyatlı olmayı gerektiriyor. Magyar, Orban’a yakın bürokratları istifaya çağırdı ancak Orban’ın 16 yılda inşa ettiği yapının ve mülkiyet ilişkilerinin ne kadar değişeceği sorusu önemli bir tartışma başlığı oluşturuyor.

Bu tablo ışığında, Magyar’ın Fidesz kökenli geçmişinin vadedilen rejim değişikliği iddiasının sınırlarını nasıl etkileyeceği; zaferinin salt bir otoritarizm-demokrasi karşıtlığı üzerinden kutsanmasının ne kadar gerçekçi olduğu ve Macaristan’ın “Avrupa yoluna geri dönüşünün” halk adına bir kazanım mı yoksa neoliberal merkezin tahkimi mi olduğu; Orban’ın yenilgisinin küresel otoriter popülizm dalgası ve Trumpist siyaset için bir kırılma noktası olup olmadığını ve bu sürecin Türkiye için ne tür dersler barındırdığı sorularımızı Prof. Dr. Murat Somer’e yönelttik.

***

Prof. Dr. Murat Somer

Otoriter rejimin ardıllarının veya onun içinden çıkmış aktörlerin demokrasiye geri dönmesi başka ülkelerde de gördüğümüz bir olay. Kolombiya’da, Ekvator’da, hatta kısmen Bolivya’da böyle oldu. Burada dört kritik faktör var. Magyar Orban’ı yenmek için kendisini desteklemiş sol ve liberal aktörler ve seçmenlerle koalisyonunu devam ettirebilecek bir orta yol bulabilecek mi? İki, partisi ne kadar birlikte, örgütlü ve yetkin kalacak ve bir reform programını uygulayabilecek? Orban atanmışlarının kurumsal direnişini aşabilecek? Üç, muhafazakâr sağ ideolojiyle demokratlığı ne denli bağdaştıracak? Meclisteki ezici çoğunluğuna rağmen muhalefete de söz hakkı verip güç paylaşacak mı? Yoksa o da çoğunluğunu güç temerküz etmek için mi kullanacak? Şu ana dek sinyaller olumlu ama siyasetçinin asıl rengi balayından sonra eleştiriyle karşılaşınca belli olur. Dört, şu ana dek Magyar’ı destekleyen ama şimdi muhalefette olacak rakipleri ne yapacak? Eğer kale alınmazlarsa kutuplaştırıcı söyleme kayarlar mı? Magyar’ı dengeleyebilecek başta ekonomi alternatif programlar sunacaklar mı?

Otoriter rejimlerden demokrasiye geçiş zaten genel olarak otoriter blokun bölünmesini ve ayrılmaları içerir. Bu konuda büyük bir başarısızlık örneği Türkiye. İktidardan ayrılan Davutoğlu ve Babacan gibi, içeride marjinalleşen ve görece demokratik olmaları beklenen Gül, Arınç. Aksu gibi aktörler ne yeterince cesur olabildiler ne de iyi siyasetçi çıktılar.

Dünyada otoriterleşmenin yanı sıra özellikle tabandan gelen bir demokratikleşme ivmesi de olduğunu; günümüz otoriter rejimlerinin seçimler ile değişebileceğini; bunu önceden gören otoriter iktidarın da sertleşmeye yöneldiğini; değişimin mümkün olduğunu ama her ülkenin özgün koşullarına uygun biçimde gerçekleşebileceğini anlıyoruz. Yani Macaristan’dan ilham ve dersler alacağız, ama sonra kendi ülkemizdeki koşulları aklımızla analiz edip ona göre bir yol çizeceğiz.

Dolayısıyla Macaristan ile olan benzerliklere vurgu yapanlar da haklı, farklılıklara vurgu yapanlar da ama buradan çıkardıkları pratik sonuçlar ve birbirleriyle didişmeleri yanlış. Demokrasi isteyenler kavga edip birbirlerini aşağılarken otoriterleşme sayesinde dünyalıklarını yapanlar da herhalde bu duruma bakıp bir güzel eğleniyordur. Tabii iktidarla danışıklı muhalefetten bahsetmiyorum. O konuda ortalık çok karıştı.

KURUMSAL VE TOPLUMSAL MUHALEFET BİZE GÖRE ÇOK DAHA ZAYIF

Geçen sene akademik görevle Macaristan’da Budapeşte’deydim, akademik çalışmalarım yanında yüzlerce insanla sohbet imkânım da oldu. Kısmen AB üyesi oldukları için hak ihlalleri bize göre çok daha hafifti. Ama bunun bir nedeni de kurumsal ve toplumsal muhalefetin bize göre çok daha zayıf olmasıydı, dolayısıyla Orban tüm kurumlara ve büyük medyaya bize göre çok daha az baskı ve entrika kullanarak hâkim olabilmiş. Siyasal partilerinin, mücadele güçlerinin ve seçim gelenekleri bize göre daha zayıf. Genel psikoloji olarak demokrasi umudunun bizdeki 2023 seçimleri öncesi ve 2024 yerel seçimleri sonrasına kıyasla çok daha düşük olduğunu söyleyebilirim.

Ama 2024 sonbaharından beri Türkiye’de durum adım adım değişti. Duvardaki yazıyı gören iktidar bir dizi baskıcı siyasal operasyonla ana muhalefet partisini fiilen kapatmaya yani muhalefet yapamaz hale getirmeye girişti. Siyasal davalarla kazanabilecek adaylarını tutuklayarak tasfiyeye yöneldi. Büyük dirençle de karşılaştı ve bu Türkiye’de bitmez, ama sonuçta çok daha kapalı bir rejime geçtik. İktidar bir yandan dış konjonktürü kullanarak dış desteğini de konsolide etti. ABD ve AB ile istediklerini vererek yeni tür bir ilişki kurdu. 2010’larda kavga ettiği Mısır gibi bölge ülkeleriyle yeniden bağ kurdu, Ukrayna ile stratejik iş birliği arayışında. Sonuçta rejim durumumuz 2024’te yaz de değildi sonbahardı. Ama şimdi kış mevsimindeyiz. Demokrasiyi isteyenlerin de buna göre oyun kurması elzem.

Öncelikle ülkemizdeki özgün rejim durumunu cari siyasal bilimlerin sığ indikatörlerinin ötesinde değerlendirip okumamız gerek. Bütün siyasal rejimler üç kesimle yapılan zımni bir kontrata ve buna dayalı aktif veya pasif rızaya dayanır. Siyasal, bürokratik ve ekonomik elitlerle olan. Dış dünyayla olan, ki buna devletler de G20’den, IMF ve AB’ye uluslararası ve ulus üstü aktörler ile yabancı sermaye de dahildir. Ve tabii halkla olan. İktidarın halkla olan mukavelesinde zayıflama var ama ilk ikisinde bir çözülme görülmüyor. Öncelikle muhalefetin bu durumu çok iyi okuması gerek. Dalgakıranı her yerine taarruz ederek aşındıramazsınız.

Tabii dananın kuyruğunun koptuğu yer şu. Kendi demokrasi birikimimize dayanarak buradan nasıl çıkarız? Aslında küçük bir azınlık dışında Türkiye’de iktidar tabanı dahil kimse mutlu değil. Zaten o yüzden herkes çok öfkeli. Yani bir tür Hürmüz darboğazında olduğumuzu herkes görüyor ama mayınlara çarpıp tümden batmadan çıkmanın rotası ne?

Biz geçmişte otoriter rejimler yaşadık. 12 Eylül’ü düşünün. Tabandan gelen bir basınçla bitmedi. Askerler bile sandığı ilelebet kaldırmayı düşünmediler. Başta Kürt Sorunu ve PKK ile savaş ve ekonomik krizler olmak üzere 1980’ler ve 1990’lar çok sancılı yıllardı ama kör topal demokrasi gelişiyor, kadın hareketinden Alevilere sivil toplum çoğullaşıyordu.  Askerlerin nüfuzu sivil siyaset lehine geriliyordu, 28 Şubat gibi hırçınlıklar biraz da bunun sonucuydu. Zaten demokratikleşme bir kere konsolide olana dek dünyanın her yerinde toz pembe değil engebeli bir süreçtir. 1999 AB adaylığı ve 2002 AKP de bu demokratikleşmenin bir sonucuydu. Ama AKP bu fırsatı sistemi demokratikleşmeye değil fethetmeye ve rantını yemeye yönelik bir vizyon sergiledi. Küresel sermaye ile içeride kentli yoksullar ve yeni sermayedarlarla her birinin hırslarını tatmin eden popülist-otoriter alışveriş ilişkileri kurdu. “Güç açığa vurur” kuralının epik bir öyküsünü yaşadık. Ve geldik 2026’ya.

Kıssadan hisse, biz bu açmazdan belki yine sandıkla çıkabiliriz ama artık o sandığı yönetenlerin gelip önümüze koymasını bekleyemeyiz. CHP’nin butlanla gelmiş bir yönetimle ve kazanacak adayları diskalifiye olmuş girdiği bir seçimden değil gerçek seçimden bahsediyorum tabii. Böyle bir sandığı yeniden görmek için öncelikle bunun CHP’nin talebi olmaktan çıkıp halkın tabandan talebi haline gelmesi elzem. Belki kadınlar, belki çocuğunun can güvenliğinden kaygılı veliler tetikler böyle bir hareketlenmeyi, ama CHP de kitlelere yukarıda bahsettiğimden farklı bir sözleşme önererek buna liderlik edebilir. Demokrasi talebini bölen kutuplaşmayı ve örgütsüzlüğü yeni fay hatları üzerinden siyasallaşarak aşabiliriz. Tüm bunları anlatmak Magyar’da olduğu türden bir siyasal beceri işi. İmamoğlu dışarıda olsa anlatabileceğine inanıyorum ama zaten bu yüzden içeride. İş dışarıdakilere düşüyor. Keza bu adalet ve sandık talebinin sadece CHP’nin derdi olmaktan çıkıp geniş siyasal ve ekonomik elitlerin talebi haline gelmesi gerekli. Otoriterlikten demokrasiye geçen tüm dünya örneklerinde böyle bir koalisyon olgusunu görüyoruz. Kürt hareketiyle onların önceliklerini de göze alan birçok aşamalı demokrasi iş birliği şart. Yeni siyasal yeteneklere de ihtiyaç var, bu bir takım işi. Yine burada ana muhalefetin elitlere farklı bir sözleşme önerisi gereği ortaya çıkıyor. Şu kara günde adalet ve demokrasi diyemeyen tüm “muhalif” siyasal aktörler ise bence halk nezdinde hızla emekliye ayrılmalı.

BirGün'e Omuz Ver BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu