Çürümenin ortasında düzgün kalmak: Borgesgil ontolojiden sınıf itirazına

Çürümenin ortasında düzgün kalmak: Borgesgil ontolojiden sınıf itirazına

Fakat bu mücadeleyi yalnızca bireysel bir vakar ya da kişisel ahlak meselesi olarak okumak eksik kalır. Çünkü bugün içinde yaşadığımız yozlaşma, liberal paradigmanın iddia ettiği gibi münferit kişisel zaafların ya da ahlaki zafiyetlerin toplamı değildir. Aksine yozlaşma; mülkiyet ilişkilerinin, sınıfsal ayrıcalıkların, devlet ve iktidar aygıtlarının ve gündelik hayatı baştan aşağı metalaştıran kapitalist düzenin ürettiği bütünsel bir atmosferdir.

Kaosun, etik çözülmenin ve çıkarcılığın yapısal bir norm haline geldiği bir toplumsal formasyonda bireyin kendi hakikatini muhafaza etmesi, soyut bir vicdan pratiği ya da konforlu bir fildişi kule aydınlanması olmaktan çıkar; tarihsel bir zorunluluğa dönüşür. Çünkü çürüme, özneye yalnızca dışarıdan dayatılan mekanik bir basınç olarak kalmaz.  O, öznenin algısını, dilini, arzularını ve en nihayetinde kendini savunma biçimlerini de içeriden istila eden hegemonik bir kuşatmadır.

YABANCILAŞMA VE PÜRÜZSÜZ KÖTÜLÜK

Bu bağlamda düzgün kalmak, basit bir ahlakçılığın ya da steril bir kişisel temiz kalma arzusunun çok ötesindedir. Bu eylem, insanın kendi yabancılaşmasına karşı yürüttüğü sessiz, örtük ama son derece radikal bir mücadeledir.

Sermayenin, iktidarın ve ideolojik aygıtların ortaklaşa ürettiği o yoğun bulanıklık, tam da bu noktada kötülüğü köşelerinden arındırarak pürüzsüzleştirir. Çıkar ilişkileri, oportünizm, sinizm, suskunluk ve egemen düzene uyum sağlama refleksi, kitlelere rasyonel birer “akıl” ve “hayatta kalma stratejisi” olarak pazarlandıkça, bu pürüzsüzlük yapısal bir kuşatmaya dönüşür.

Artık kötülük, kendisini kaba bir zorbalık ya da açık bir ahlaksızlık olarak sunmak zorunda değildir. Çoğu zaman makul görünür. Tedbirli görünür. Gerçekçi görünür. “Dönemin ruhunu anlamak”, “koşullara uyum sağlamak”, “kendini yakmamak”, “fazla ileri gitmemek” gibi cümlelerin arkasına saklanır. Böylece teslimiyet, akıl; suskunluk, olgunluk; çıkarcılık, pragmatizm olarak yeniden adlandırılır.

İşte bu hegemonik kuşatma, özneyi kaçınılmaz bir sıkışmanın eşiğine getirir. Bu sıkışma anında öznenin önünde iki radikal yol uzanır: Özne ya akıntıya karışarak kendi çözülüşünü rasyonelleştirecek, günden güne sıradanlaşan kötülüğün bir parçası haline gelecektir; ya da bu kolektif erimeye karşı durarak kendi varoluşsal sınırlarını bilinçli bir siyasal iradeyle baştan çizecektir.

Dolayısıyla “düzgünlük”, burjuva anlatısının bize sunduğu gibi masum, edilgen bir kişilik özelliği ya da mizaç sorunu değildir. O, çürümenin kurumsallaşmış ve örgütlü diline karşı, tam da bu sıkışma noktasında insanın kendisini sistemden geri alma, yeniden özneleşme eylemidir.

METALAŞMA ÇAĞINDA DİRENİŞİN ESTETİĞİ

Toplumsal bozulmanın çapı genişledikçe, sistem içi çözümleri reddeden her dürüst eylem, her sarsılmaz duruş ve her radikal “hayır”, ontolojik olarak daha sert ve sarsıcı bir anlam kazanır. Genel bir çöküşün, kurumların ilgasının ve toplumsal bağların çözülüşünün ortasında düzgün kalmak, yalnızca bireysel bir erdem deposu yaratmak anlamına gelmez.

Bu duruş, metalaşmış insan ilişkilerinin, sınıfsal tahakküm biçimlerinin ve itaat kültürünün insan ruhunda açtığı o devasa ontolojik boşluğa karşı verilmiş hem estetik hem de politik bir yanıttır.

Buradaki estetik vurgusu hayati önemdedir. Çünkü kapitalizmin yarattığı çirkinliğe, rüküşlüğe ve değerlerin piyasalaştırılmasına karşı dürüstlük, yaşamı bir sanat yapıtı gibi savunma disiplinidir. Dürüstlük, böyle bir çağda yumuşak, naif ve pasif bir ahlaki tercih gibi durmaz. O, sermayenin doğallaştırmaya çalıştığı yapısal çürümeye, iktidarın kitleleri rıza üretimiyle yönetmek için yaydığı sis perdesine ve toplumun geniş kesimlerine sirayet eden kolektif teslimiyete karşı tarihsel sahneye fırlatılmış trajik, ödünsüz ve görkemli bir itiraz gibi parlar.

Fakat burada “dürüstlük” sözcüğünü dar anlamıyla almamak gerekir. Dürüstlük, yalnızca yalan söylememek değildir. İnsanı piyasaya, ilişkiyi çıkara, dili rızaya, vicdanı kariyer aklına indirgeyen bütün sınıfsal örgütlenmeye karşı mesafe koymaktır. Bu yüzden düzgün kalmak, bireysel bir temizlik fantezisi değil; metalaşmış hayat karşısında insanın kendi varlık değerini savunmasıdır.

Tam da bu nedenle, düzgün kalmak sınıfsal bir anlam kazanır. Çünkü çürüme herkesin üzerine eşit biçimde çöken soyut bir sis değildir. O, kimi sınıflar için ayrıcalığın, kimi sınıflar için mecburiyetin, kimi özneler için suskunluğun, kimileri için de rıza üretiminin dili olarak işler. Böyle bir düzende “hayır” diyebilmek, yalnızca kişisel bir ahlaki tavır değil, çürümenin örgütlü dolaşımına karşı politik bir kesinti yaratmaktır.

TARİHSEL MADDİ ZEMİNDE OMURGAYI KURMAK

Nihayetinde, meseleyi soyut “iyilik-kötülük” ikiliğinden çıkarıp mülkiyet, sınıf, metalaşma, yabancılaşma ve itaat kültürü hattına yerleştirdiğimizde, metnin entelektüel omurgası kendi kendine dikleşir. “Değil”lerin yarattığı o suni ajitasyona ihtiyaç kalmaz.

Borges’in satır aralarında gezen o mağrur ve yalnız birey, Marksist bir okumayla tarihsel bağlamına kavuşur. O artık sadece bir “tutarlı insan” değildir. O, çürümenin örgütlü yapısına teslim olmayı reddeden; kendi dilini, sınırlarını ve varlık hakkını sermayeye karşı savunan tarihsel bir öznedir.

Böyle bakıldığında düzgün kalmak, kişisel ahlakın dar odasında saklanan bir erdem olmaz, çürümüş bir çağda insan kalmanın maddi ve siyasal biçimidir. Sertlik tam da buradadır, retorikte değil, gerçeğin ta kendisinde.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu