Vesayet altındaki sınıf mücadelesinin geleceği çıkış yolları

SENDİKALAŞMA VAR SENDİKAL GÜÇ VAR MI?
Resmî verilere göre Temmuz 2026 itibarıyla Türkiye’de 17 milyon 630 bin 475 işçinin 2 milyon 432 bin 789’u sendika üyesidir. Resmî sendikalaşma oranı yüzde 13,8 düzeyindedir.
Bu oran bile örgütlü emeğin niceliksel olarak sınırlı olduğunu göstermektedir. Ancak asıl mesele sendika üyeliğinin gerçek anlamda sendikal güce dönüşüp dönüşmediğidir.
Çünkü sendika üyeliği ile toplu sözleşme hakkından fiilen yararlanmak aynı şey değildir. Türkiye’deki işkolu ve işyeri/işletme barajları nedeniyle bir sendikanın kurulması ve işçilerin o sendikaya üye olması toplu pazarlık yetkisi için yeterli değildir. Mevcut sistem, işkolunda yüzde 1’in yanında işyerinde yarıdan fazla, işletmede ise yüzde 40 üyelik koşulu getirmektedir.
Dolayısıyla Türkiye’de sendikal hareketin sorununu yalnızca düşük üyelik oranıyla açıklamak eksiktir. Sendikalı olmak başka, sendikal hakları etkili biçimde kullanabilmek başka bir sorun bizim ülkemizde.
Bu ayrım kamu emekçileri açısından daha da belirgindir.
Kamu görevlilerinde sendikalaşma oldukça yüksek (%77) olmasına rağmen kamu emekçilerinin toplu pazarlık ve grev hakkı ciddi biçimde sınırlandırılmış durumdadır. 2026-2027 dönemini kapsayan 8. Dönem Toplu Sözleşme görüşmelerinde kamu görevlilerinin geneline ilişkin müzakerelerin uzlaşmazlıkla sonuçlanması üzerine süreç Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na taşınmıştır. Bu durum Türkiye’de kamu emekçileri sendikacılığının temel çelişkilerinden birisini ortaya koymaktadır.
Örgütlenme hakkı vardır, ancak örgütlü gücün sonuç alıcı biçimde kullanılmasının araçları sınırlandırılmıştır. Çünkü Türkiye’de emek hareketinin önündeki en önemli sorunlardan biri sendikal alan üzerindeki çok katmanlı vesayet vardır. Bu vesayet yalnızca devletin doğrudan müdahalesi biçiminde ortaya çıkmaz. Yasal düzenlemelerden işveren baskısına, siyasal iktidarla kurulan bağımlılık ilişkilerinden sendikal bürokrasiye kadar uzanan geniş bir alanı kapsar.
NEDİR BU VESAYETLER?
1. Hukuksal vesayet
Sendikal örgütlenmenin hangi koşullarda toplu sözleşme yetkisine dönüşeceği, grevin hangi koşullarda yapılabileceği ve hangi uyuşmazlıklarda devreye girebileceği ayrıntılı biçimde mevzuat tarafından sınırlandırılmıştır.
6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’ndaki yetki sistemi bunun önemli örneklerinden biridir. Nitekim Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bünyesinde 2026 yılında yürütülen çalışmalarda 6356 sayılı Kanun’un gözden geçirilmesi kapsamında grev ve lokavta ilişkin mevcut düzenlemeler ile uygulamadaki sorunlar yeniden ele alınmıştır. Dolayısıyla Türkiye’de sendikal özgürlük tartışması yalnızca “sendika kurulabiliyor mu?” sorusuyla yürütülemez.
Asıl soru şudur: Kurulan sendika işveren karşısında gerçek bir güç oluşturabiliyor mu? Toplu pazarlık yapabiliyor mu? Uyuşmazlık durumunda üretimden gelen gücünü kullanabiliyor mu?
Bu sorulara olumlu yanıt verilemiyorsa biçimsel örgütlenme özgürlüğü tek başına gerçek sendikal özgürlük anlamına gelmez.
2. Siyasal vesayet
Türkiye’de sendikal hareketin bir diğer temel sorunu sendikaların siyasal iktidarla kurduğu ilişkidir.
Sendikaların siyasetle ilgilenmemesi gerektiğini savunmak gerçekçi değildir. Ücret politikası siyasidir. Vergi politikası siyasidir. Asgari ücret siyasidir. Emeklilik sistemi, kamu bütçesi, eğitim, sağlık, özelleştirme, sosyal güvenlik ve istihdam politikalarının tamamı siyasal tercihler sonucunda belirlenmektedir.
Dolayısıyla sendikaların siyasal alana müdahil olması kaçınılmazdır.
Sorun sendikaların siyaset yapması değil, siyasal iktidarlardan bağımsız olup olmamasıdır.
Bir emek örgütü üyelerinin çıkarlarını siyasal iktidarın politikalarına tabi hale getiriyorsa burada sendikal bağımsızlıktan söz edilemez.
Sendikaların iktidara yakınlık üzerinden güç kazanması kısa vadede örgütsel avantaj sağlayabilir, fakat uzun vadede sendikayı emekçilerin mücadele örgütü olmaktan çıkararak sistemin çalışma yaşamını düzenleyen araçlarından birine dönüştürme riski taşır ki, ülkedeki işçi – memur (nicel olarak) büyük sendikaların tamamının durumu budur.
Bu nedenle gerçek sendikal bağımsızlık, “siyasetsizlik” değil; sermayeden, devletten ve siyasal iktidarlardan bağımsız sınıf siyaseti üretebilme kapasitesidir.
3. İşveren vesayeti
Özel sektörde sendikal örgütlenmenin önündeki en büyük engellerden biri işveren baskısıdır.
İşten çıkarma tehdidi, sendika değiştirmeye zorlama, taşeronlaştırma, işyerlerini bölme, farklı şirketler üzerinden istihdam yaratma ve örgütlenme sürecindeki öncü işçileri tasfiye etme girişimleri sendikal örgütlenmenin maliyetini yükseltmektedir.
Böyle bir ortamda sendika üyeliği sıradan bir demokratik hak olmaktan çıkarak işçinin ekonomik geleceğini riske attığı bir tercihe dönüşebilmektedir.
İşte bu nedenle sendikalaşma oranlarının düşüklüğünü “işçilerin örgütlenmek istememesi” üzerinden açıklamak doğru değildir.
Sorulması gereken, işçilerin örgütlenmesinin neden bu kadar (işten çıkarma, tehdit vb) maliyetli hale getirildiğidir.
4. Sendikal bürokrasi vesayeti
Emek hareketinin sorunlarının tamamını devlet ve sermayeyle açıklamak da yeterli değildir. Sendikal hareket kendi iç sorunlarıyla da yüzleşmek zorundadır.
Üyelerin karar süreçlerinden uzaklaşması, yöneticiliklerin uzun süreli profesyonel pozisyonlara dönüşmesi, işyerleriyle sendika merkezleri arasındaki bağın zayıflaması, tabanın yalnızca seçimden seçime hatırlanması ve sendikal kararların merkezileşmesi sendikal demokrasiyi aşındırmaktadır.
Bir sendika ne kadar doğru talepler ileri sürerse sürsün, üyeler kendi örgütlerinin karar süreçlerinde özne değilse mücadele kapasitesi zamanla zayıflar.
Çünkü sınıf mücadelesinin gerçek gücü genel merkez binalarında değil, işyerlerinde örgütlü üyelerin kolektif iradesinde ortaya çıkar.
EMEK HAREKETİ ÇOK PARÇALI
Türkiye emek hareketinin bir diğer önemli sorunu parçalanmadır. İşçi-memur, kadrolu-sözleşmeli, kamu-özel, taşeron-kadrolu, beyaz yakalı-mavi yakalı, göçmen-yerli, genç-yaşlı gibi ayrımlar çalışma rejiminin yapısal parçaları haline gelmiştir.
Sermaye açısından bu parçalanmanın önemli bir sonucu vardır. O da aynı sınıfa ait insanların ortak çıkarlarının görünmez hale gelmesi.
Öğretmen kendi sorununu yalnızca öğretmen sorunu, sağlık emekçisi sağlık çalışanlarının sorunu, metal işçisi metal sektörünün sorunu, motokurye kendi çalışma biçiminin sorunu olarak gördüğünde sermayenin karşısında birleşik bir emek hareketi oluşturmak güçleşmektedir. Oysa güvencesizlik farklı biçimlerde yaşansa da ortaklaşmaktadır.
Kamuda sözleşmeli çalışma, özel sektörde taşeronlaşma, platform ekonomisinde “kendi hesabına çalışma”, üniversitelerde geçici istihdam, eğitimde ücretli öğretmenlik aynı dönüşümün farklı görünümleridir.
Sınıf mücadelesinin geleceğini anlamak için de, işçi sınıfını yalnızca klasik sanayi işçisi üzerinden tanımlayan anlayışı aşmak gerekir.
Bugünün işçi sınıfının içinde fabrika işçisi kadar öğretmen, sağlık emekçisi, mühendis, akademisyen, çağrı merkezi çalışanı, market çalışanı, motokurye, depo işçisi, banka çalışanı, yazılımcı ve kültür-sanat emekçisi de bulunmaktadır.
Bu değişim sınıfın ortadan kalktığını değil, sınıfın bileşiminin değiştiğini Ve aslında çok da genişlediğini göstermektedir. Ücret karşılığında çalışan, üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmayan ve yaşamını emeğini satarak sürdüren geniş kesimler açısından temel sınıfsal ilişki varlığını korumaktadır.
Bu nedenle geleceğin emek hareketi yalnızca geleneksel sanayi merkezlerine değil okullara, hastanelere, üniversitelere, lojistik merkezlerine, zincir marketlere, çağrı merkezlerine ve dijital platformlara da ulaşmak zorundadır.
KADIN EMEĞİ OLMADAN SINIF MÜCADELESİ EKSİKTİR
Sınıf mücadelesinin geleceği aynı zamanda kadın emeğinin görünür hale gelmesine bağlıdır.
Kadınlar yalnızca ücretli emek alanında değil, ev içinde gerçekleştirilen ücretsiz bakım emeği üzerinden de ekonomik sistemin yeniden üretimini sağlamaktadır.
Çocukların, yaşlıların ve hastaların bakımından ev içi emeğe kadar çok geniş bir alan büyük ölçüde kadınların karşılıksız emeğine dayanmaktadır. Bu nedenle toplumsal cinsiyet eşitliği sınıf mücadelesine sonradan eklenebilecek tali bir başlık değildir.
Kadın emeğinin özgürleşmesi sınıfın özgürleşmesinin kurucu unsurlarından biridir. Sendikal hareketin kadınların karar mekanizmalarında eşit temsili, işyerinde şiddet ve taciz, bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması, ebeveyn izinleri ve eşit işe eşit ücret gibi talepleri sınıf mücadelesinin merkezine yerleştirmesi gerekir.
EKONOMİK MÜCADELEDEN SİYASAL MÜCADELEYE
Sınıf mücadelesinin en kritik meselelerinden biri ekonomik talepler ile siyasal-demokratik talepler arasındaki ilişkinin kurulmasıdır. Ücret artışı önemlidir. Ancak ücret artışının birkaç ay içinde enflasyon ve vergilerle geri alınabildiği bir düzende yalnızca ücret pazarlığı yapmak yeterli değildir. Vergi sistemi değişmeden, kamusal hizmetler güçlendirilmeden, barınma ve ulaşım maliyetleri düşürülmeden, sosyal güvenlik sistemi iyileştirilmeden ücret artışları kalıcı refaha dönüşemez. Dolayısıyla sendikal hareket, “Ne kadar zam?” sorusunun yanına, “Nasıl bir ekonomi, nasıl bir bütçe, nasıl bir vergi sistemi, nasıl bir kamu düzeni ve nasıl bir demokrasi?” sorularını koymak zorundadır. Ki, sınıf mücadelesi ekonomik mücadeleden toplumsal mücadeleye doğru genişleyebilsin.
SINIF MÜCADERLESİ NEREYE GİDİYOR?
Türkiye’de sınıf mücadelesinin önümüzdeki dönemde sertleşme potansiyeli yüksektir. Bunun temel nedeni yalnızca gelir kaybı değildir. Çalışma yaşamında güvencesizliğin yaygınlaşması, emeklilik koşullarının ağırlaşması, kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması, gençlerin geleceksizleşmesi ve gelir dağılımındaki eşitsizlikler yeni mücadele dinamikleri yaratmaktadır. Zaten sınıfın önünde iki ihtimal bulunmaktadır.
Birinci ihtimal, mevcut parçalı sendikal yapının sürmesidir. Ki bu durumda mücadeleler çoğunlukla işkolu, işyeri ve meslek düzeyinde kalacak, dönemsel eylemler yapılacak fakat ekonomik ve siyasal güç ilişkilerini değiştirecek birleşik bir emek hareketi yaratmak zorlaşacaktır.
İkinci ihtimal ise farklı emek kesimlerinin ortak talepler etrafında yeni bir mücadele hattı oluşturmasıdır.
Bu hattın temelinde de ücret kadar demokrasi, istihdam kadar sosyal haklar, hukukun işlemesi, çalışma hakkı kadar kamusal hizmetler, sendikal özgürlük kadar toplumsal özgürlük ve laik yaşam bulunmalıdır.
YENİ BİR EMEK HAREKETİ NASIL KURLABİLİR?
Türkiye’de emek hareketinin yeniden güç kazanabilmesi için öncelikle işyeri temelli örgütlenmenin yeniden kurulması gerekmektedir. Sendikanın temel birimi genel merkez değil işyeridir. İşyeri temsilcilikleri güçlendirilmeden, üyeler karar süreçlerine doğrudan katılmadan, düzenli işyeri toplantıları yapılmadan gerçek anlamda mücadeleci bir sendikal yapı oluşturulamaz. İkinci olarak sendikal rekabet yerine sınıf dayanışması geliştirilmelidir.
Farklı konfederasyonlara bağlı emekçilerin ortak taleplerde birlikte mücadele edebileceği zeminler yaratılmalıdır. Bir işçinin hangi konfederasyona üye olduğu, işten atıldığında onunla dayanışmanın önüne geçmemelidir.
Üçüncü olarak grev hakkının gerçek anlamda güvence altına alınması temel demokratik taleplerden biri haline getirilmelidir. 4688 sayılı yasada grev hakkı tanınmalıdır.
Grev hakkı olmadan toplu pazarlık masasında taraflar arasında gerçek bir güç dengesi kurulamaz.
Dördüncü olarak kamu emekçilerinin grevli toplu sözleşme hakkı mücadelesi yeniden merkezi bir talep haline getirilmelidir.
Kamu emekçileri açısından toplu sözleşme sisteminin gerçek bir pazarlık düzenine dönüşebilmesinin yolu, uyuşmazlık durumunda emekçilerin kolektif güçlerini kullanabilmesinden geçmektedir.
Beşinci olarak sendikalar yalnızca mevcut üyelerini koruyan örgütler olmaktan çıkarak örgütsüzlerin örgütü haline gelmelidir. Çalışanların ortak örgütlenmesine doğru genişleme çalışmaları yapılmalıdır.
Gençler, kadınlar, göçmen emekçiler, platform çalışanları, güvencesizler ve beyaz yakalılar yeni örgütlenme stratejisinin merkezinde yer almalıdır.
Altıncı olarak sendikal demokrasi güçlendirilmelidir.
Üyenin yalnızca aidat ödeyen ve seçim döneminde oy kullanan kişi olduğu sendikal model sürdürülebilir değildir. Üye karar alan, tartışan, denetleyen ve mücadeleyi örgütleyen özne haline gelmelidir.
VESAYETTEN KURTULMADAN SINIF HAREKETİ GÜÇLENEMEZ
Sonuç olarak Türkiye’de emek hareketinin temel meselesi tek başına üye sayısını artırmak değildir.
Asıl mesele emeğin bağımsız toplumsal ve siyasal güç haline gelmesidir.
Devletin vesayetinden, sermayenin baskısından, siyasal iktidarların ve partilerin etkisinden, sendikal bürokrasinin hantallığından ve sınıf içindeki parçalanmadan bağımsızlaşamayan bir sendikal hareket, milyonlarca üyeye sahip olsa bile toplumsal güç üretemeyebilir. Ki bunun çokça örneği var ülkemizde. Buna karşılık işyerlerinden başlayan, tabanın söz ve karar hakkına dayanan, kadınların ve gençlerin önünü açan, farklı kimliklerden emekçileri ortak sınıfsal çıkarlar etrafında buluşturan ve ekonomik mücadeleyle demokrasi mücadelesini birleştiren bir hareket, bugünkü güç dengelerini değiştirebilir. Çünkü sınıf mücadelesinin geleceği yalnızca sermayenin ne yapacağı tarafından belirlenmeyecektir. Belirleyici olan, emeğin kendi bağımsız gücünü ne ölçüde örgütleyebileceğidir.
Türkiye emek hareketi büyük bir sorunla karşı karşıyadır. Çıkış yolu da, nasıl bir çalışma yaşamı ve nasıl bir toplum istiyoruz? Sorularına verilecek yanıtlarda yatıyor.
İnsanca yaşamaya yetecek ücretin güvence altına alındığı, güvencesiz ve kuralsız çalışmanın ortadan kaldırıldığı, grev ve toplu sözleşme hakkının önündeki engellerin kaldırıldığı, kamusal hizmetlerin piyasanın ihtiyaçlarına göre değil toplumun ihtiyaçlarına göre örgütlendiği, eğitimden sağlığa, barınmadan sosyal güvenliğe temel hakların piyasalaştırılmadığı, kadınların eşit ve özgür olduğu, gençlerin geleceksizlikle karşı karşıya bırakılmadığı, farklı kimliklerin, dillerin ve kültürlerin eşit yurttaşlık temelinde yaşayabildiği, emekçilerin işyerlerinden ülke yönetimine kadar karar süreçlerinde söz sahibi olduğu bir toplumsal düzen mücadelesidir söz konusu olan.
Bunun içinde, savunmadan mücadeleye, mücadeleden örgütlenmeye, örgütlenmeden toplumsal dönüşüme uzanan yeni bir sınıf hareketine ihtiyaç vardır.
*EĞİTİM SEN GENEL BAŞKANI