Çocuk kitabı üretimi patladı ama kalıcı ve iz bırakan eser sayısı çok artmadı

Çocukların dilini, mizahını ve hayal gücünü merkeze alan üretimleri kadar, çocuk edebiyatı üzerine düşünceleri ve bu alandaki birikimini yeni kuşaklara aktarmasıyla da önemli bir iz bırakan sevgili Fatih Erdoğan ile; çocuklar için yazmayı ve çizmeyi, değişen çocuk okuru ve yayıncılık dünyasını, resimli kitapların gücünü, yapay zekânın çocuk edebiyatına olası etkilerini ve yeni projelerini konuştuk. Ayrıca bu yıl İzmir Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Günleri kapsamında kendisine sunulacak EÇEV–Muzaffer İzgü Çocuk ve Gençlik Edebiyatına Emek Verenler Ödülü’nün onun için taşıdığı anlamı da sorduk. Keyifli okumalar!

İzmir Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Günleri kapsamında verilen EÇEV–Muzaffer İzgü Çocuk ve Gençlik Edebiyatına Emek Verenler Ödülü bu yıl size takdim edilecek. Yıllardır çocuk edebiyatına yazar, çizer ve yayıncı olarak emek veren biri için “emek” sözcüğü ne ifade ediyor? Muzaffer İzgü’nün adını taşıyan bu ödülü almak sizde nasıl bir duygu uyandırdı?

Değerli bir vakfın, EÇEV’in, Emek Verenler Ödülü’nü bana vermeyi düşünmesi onur verici ve mutluluk verici bir şey tabii. Her alanda her insan emeklerinin takdir edilmesinden mutluluk duyar. Müteşekkirim. İncelikleri beni mutlu etti.

Çocuk edebiyatında kırk yılı aşan bir yolculuğunuz var. Bugünün Fatih Erdoğan’ı, yazarlığa yeni başlayan Fatih Erdoğan’la karşılaşsa ona ne söylerdi?

Çok zorlu bir soru bu. “Vazgeç, başka bir şey yap!” demezdi; bundan eminim. Çünkü, nasıl söylesem, “bana uyan” bir şeylerdi yaptıklarım. Yani, sanki başka ne yapsam bana uymazdı gibi. Ha, irili ufaklı uyarılarım olurdu, daha çok kitap yaz, boş şeylerle zaman geçirme, değmeyecek insanlara (kibirlilik gibi algılamayın lütfen, maalesef böyle bir gerçek var) daha az zaman ayır, gibi. Bu küçük uyarılar dışında hayatımı yeni baştan yaşasam yine aşağı yukarı aynı şekilde yaşardım gibime geliyor.

Makine mühendisliği eğitimi almışken hayatınızı çocuk kitaplarına adadınız. Sizce mühendislik eğitiminizin kurgu kurma, problem çözme ya da bir kitabı tasarlama biçiminiz üzerinde hâlâ bir etkisi var mı?

Mühendislik çok kısaca özetlemek gerekirse, sorun çözme ve sorun çözme yöntemlerini belli bir disiplinle uygulamaya sokmak demek. Gerek yazarlığımda, (mesela kurguyu oluştururken) gerekse yayımcılığımda (üretim süreçlerini planlamak ve takip etmek) buna çok ihtiyacım oldu. Mühendislik değil de mesela diyelim edebiyat okusaydım bu yaptıklarımı daha iyi yapardım diyemem.

“BİLGİYE DAYANMAYAN YAZARLIK GERİDE KALDI”

1980’de Mavibulut’u kurduğunuzda Türkiye’de çocuk yayıncılığı bugünkünden çok farklıydı. O yılların çocuk okuruyla bugünün çocuk okuru arasındaki en büyük fark sizce nedir?

İlk fark daha çok anne babalarla ilgiliydi. Çocuk kitapları anne babaların ilgilendiği bir konu değildi. Bunun bir nedeni kitabın, kitap okumanın eğitimle birlikte algılanması ve kitapla ilişkinin genellikle okulla birlikte başlamasıydı. Okulla birlikte başladığı için de öğretmenin egemenliği altında yürüyen bir süreç olarak öğretmenin, başka bir deyişle müfredatın alanına giren bir konuydu. Dolayısıyla nasıl ki o zamanın anne babaları çocuklarının ders kitaplarının içinde ne var diye ilgilenmiyor idiyseler, kurgu çocuk kitaplarıyla (genel adı okuma kitapları) da ilgilenmezlerdi. Bu da yazarlara nisbi bir özgürlük alanı tanınıyor olması demekti. Daha çıplak söylersem, yazarlar canlarının istediğini yazabiliyorlardı; bugünkü “instagram velileri“nin çokbilmiş hırpalamalarından azadeydiler. Bunun olumlu veya olumsuz yanlarını tartışmıyorum; velilerin çocuklarının kitaplarını okumaya başlaması uzun vadede iyi bir gelişmedir, deyip geçeyim.

Çocuklara gelince… Asıl hedef grup olarak çocukların gözlerinin (mesela benim çocukluğumla kıyaslayınca) daha çok açılması, biz yazarların kendilerine daha çok çeki düzen vermesi zorunluluğunu getirdi. Bilgiye dayanmayan bir yazarlık, bugünün çocuklarının ilgi duyduğu alanları fark etmeyerek kendi doğrularını empoze etme kaygıları, edebiyatı geriye iten bir didaktisizm, çocuk kitaplarına yüklenen ağır misyon (bir kitapla dünyanın bütün sorunlarını çözme çabası) bunlar geride kaldı. Evet, üretim patladı ama kalıcı ve iz bırakan eser sayısı çok artmadı.

Çocuklar İçin Yazmak’ta yılların deneyimini yeni yazarlara aktarıyorsunuz. Bugün size dosyasını getiren genç bir çocuk kitabı yazarında en sık gördüğünüz hata nedir?

Tabii, sadece bana gönderilenlerden yola çıkarak bir değerlendirme yapmak doğru olmayabilir. Bütün yayınevlerine neler gönderiliyor, toplu bir değerlendirme yapmak doğru olur ama şunu söyleyeyim: Dikkatimi şu çekiyor, yazar (veya adayı) gönderdiği metnin çocuğun (okurun) hangi pedagojik/psikolojik gereksinimini gidereceğini ekleme ihtiyacı hissediyor, ya öyküsünün kurgusundaki ilgili yerlere işaret ederek ya da kendi akademik unvanlarının altını çizerek… Bunu gereksiz buluyorum. Sendak’ın Where the Wild Things Are kitabının (Vahşi Şeyler Ülkesinde, Can Yayınları) çok güçlü bir psikolojik arka planı vardır ama Sendak (ve yayımcıları) hiçbir zaman kitabın orasına burasına bunu belirtecek bir ibare (‘pedagog onaylıdır,’ vb) koymamışlardır. Eric Carle’ın Aç Tırtıl’ı (Mavibulut Yayıncılık) için de keza. İyi bir öykü iyi bir öyküdür ve okuruna ne verip vermeyeceğini öyküyle o okurun kuracağı ilişki tayin eder.

Hem yazıyor hem çiziyorsunuz. Bir hikâye zihninizde ilk belirdiğinde onu önce kelimelerle mi, görüntülerle mi görüyorsunuz? Resim, metnin söylemediği hangi şeyi söylemeli?

Öncelikle belirteyim, çizer değilim. Çizer olarak birilerinin kitaplarını resimlemeye cüret etmedim. Kitap resimlemek ayrı bir disiplin. Bu disipline girmiş olmak ve çizer olmak isterdim, ama yazarlığım daha önde ve ikisini birden yapamam. Ama resim yapmayı seviyorum ve zaman zaman kendi öykülerimi resimlemeye çalışmak beni mutlu ediyor. Sorunuzun cevabı ortaya çıktı böylece: Öyküm önce kelimelerle, cümlelerle beliriyor. Görsel değil yazınsal düşünüyorum. Daha basitçe söyleyeyim: Yazar doğmuşum (öyle hissediyorum) ama çizerlik öyle değil. Bu yüzden de yazıp bitirdiğim kitaplarıma nadiren dokunuyorum, ama çizdiklerimi elimi eğittikçe yeniliyorum. İki üç kez yeniden resimlediğim kitaplarım var. Sorunuza şimdi geleyim, resim metnin söylemediği hangi şeyi söylemeli? Benim resim-kitap olarak adlandırdığım türde, yani resimle metnin adeta birbiriyle yarışarak öyküyü anlattığı türdeki kitaplarda resimle metin birbirinin sözünün bittiği yerde sözü alıp anlatımı tamamlıyor. Yani öyle ki, bu kitaplarda resmi çıkardığınızda öykü eksik kalıyor. Tersi de şöyle: Resmin söylediğini ayrıca söylemenize gerek yok. Kahramanımızın muz kabuğuna basıp düştüğü sayfada ayrıca bir de “Nurettin muz kabuğuna basıp düşmüş” demeye gerek yok, resim onu söylüyor.

Yıllar içinde çocukların dili, mizah anlayışı, korkuları ve gündelik hayatı çok değişti. Bir yazar kendi çocukluğunun duygusunu korurken bugünün çocuğuna nasıl ulaşabilir?

Sorular çok güçlü (ve yanıtlaması zor), teşekkür ederim.

Konuya doğrudan gireyim: Bir macera figürü olarak çizgi roman kahramanı Tenten sokakta yerde yatan birini gördüğünde hemen gidip yardım ediyor. Samimi cevabınızı kendinize verin; bugün kaçımız sokakta yatan birini görsek koşup ilgileniriz? Klişeleşmiş karşılaştırmalar var ya hani, biz çocukken sokağa çıkar, akşam dönerdik kimse de bizi merak etmezdi. Merak ederlerdi kuşkusuz ama şimdiki gibi onları korkutacak tehlike olasılıklarının sayısı az olduğu için çok endişelenmezlerdi. Değişimin boyutları ortada. Benim çocukluğum için 5-6 saat süren bir yürüyüşle Yarımburgaz Mağaraları’na gitmek cesaret gerektiren bir macerayken bugünkü çocuk için alt sokaktaki markete gitmek benzer bir cesareti gerektirebiliyor. Böyle bir değişim karşısında bugün bir macera kitapları yazarının bugünkü (cips yağına bulanmış parmaklarıyla tablet ekranı kaydıran) çocuk okuru yakalama şansı nedir? Benden soru değil cevap bekleniyor, biliyorum. Elimden geleni yapayım: Öncelikle kendi saplantılarımızdan (ve çocukluğumuzdan) kurtulmamız şart! “Dünle beraber gitti cancağızım, Ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” Mevlana’nın bu sözünü olur olmaz kullanırız ama benimsemeyiz pek. Bazen metinler gelir, yazarı not düşmüştür, “çocukların bunları mutlaka okuması ve öğrenmesi lazım!” Evet, eminim değerli düşüncelerle doludur kitabınız ama peki çocukların onları okumasını nasıl sağlayacaksınız? “Bu düşünceler çok önemli evladım oku!” mu diyeceksiniz? O zaman “Haaa, madem önemli okuyayım…” mı diyecekler? Bu olmayacak. Okunmayı sadece tek bir koşulla sağlayacaksınız: Okurunuzun (çocukların) İLGİSİNİ ÇEKEREK… Eğer ilginç bir şeyler yazmazsanız hayatın sırrın verseniz okumazlar, nokta. Çocukların, yani okurunuzun ilgisini çekmek istiyorsanız (bugünkü) çocuğu tanıyacak ve kendinizi (çocukluğunuzu) anlatmaktan vazgeçeceksiniz.

“YAPAY ZEKÂ İLE İNSAN ZEKÂSI ARASINDA ÇOK BÜYÜK BİR AYRIM YOK”

Yapay zekânın metin ve görsel üretebildiği bir döneme girdik. Bir yazar, çizer ve yayıncı olarak sizce çocuk edebiyatında yapay zekâ neyi değiştirecek? Değiştiremeyeceği şey ne olacak?

İşin ahlaki yanını tartışmayı bir kenara bırakarak şunu söyleyeyim: Aslında yapay zekâ ile insan zekâsı arasında (teknik olarak) çok büyük bir ayrım yok. Şöyle bir örnek vereyim: Ben diyelim bir makale yazarken o konuda yazılmış olduğunu bildiğim başka metinleri okumaya çalışırım. Sonra da o metinlerden yararlı bulduklarımı, benim sözlerime değer katanları kaynak belirterek alıntılarım. Bunu yaparken zihnim aslında bir tarama yapar. On yıl kadar önce, Piri Reis’le ilgili bir kitap yazmam istendiğinde zihnim “Piri Reis” konulu bir tarama yaptı (teknik olarak yapay zekânın yaptığının aynısı). Birkaç ay önce Prof. Celal Şengör’ün Piri Reis’e ilişkin bir makalesine göz attığımı hatırlayıp onu aradım. “Bende epey kaynak var” dedi ve kütüphanesini bana açtı. Orada birkaç gün çalışıp kitabımın bilimsel altyapısını oluşturdum ve kitabı yazdım. Şimdi bütün bu süreçler aslında YZ’nin izlediği yolu ondan çok çok çok daha yavaş izlemekten başka bir şey değil. O çok hızlı bir şekilde ve benim kısa zamanda erişemeyeceğim çeşitlilikte kaynağı aynı anda ve günler haftalar içinde değil, dakikalar içinde tarıyor. Bu büyük bir avantaj ve bunda yanlış bir şey yok çünkü zaten YZ yokken de teknik olarak aynı şeyi yapıyorduk. (Kitabı YZ’ye yazdırmak gibi heveslerin yazarlıkla ilgisi tabii ki yok ve konuşmaya değmez.)

Resimletmek konusunda ise şöyle bir durum var: Olabilir çünkü bir çizer de aslında az önce açıkladığım gibi bir resmi yaparken zihinsel bir taramayı (her zaman bilinçli olmasa da) yapıyor. Yani bir at arabası çizeceksem ve hiç at arabası görmediysem at arabası fotoğraflarına bakıyorum ve kendi at arabamı oluşturuyorum. YZ’de bunu yapıyor, bizden daha çok (sınırsız) sayıda örneği gözden geçirerek ve dakikalar (bazen saniyeler) içinde. Çok değinilmeyen teknik bir bilgi vereyim: YZ’nin resimlediği bir kitabın resimlerinin koruması yok çünkü sizin değil.

Şu sıralar üzerinde çalıştığınız yeni bir kitap ya da farklı bir projeniz var mı? Yakın zamanda okurlarınızı nasıl bir Fatih Erdoğan sürprizi bekliyor?

Birkaç başlanmış projem var ama işlerimin yoğunluğundan çok fazla yol alamadım. Yakın bir zamanda en azından birini bitirmeyi çok istiyorum ama hani derler ya “gazozu kaçmasın,” ne olduğunu söylemeyeyim şimdilik.

Son olarak, Fatih Erdoğan ve eserlerini tanımlayan 5 kelime nedir?

Macera, komik, abartı, tekrarlar, konuşma dili

Yazar Yazara köşemin konuğu olduğunuz için teşekkür ederim, kitaplar, renkler hayatımızdan eksik olmasın.

Başa dön tuşu