Cinayetin izinde hafızaya yolculuk

Cinayetin izinde hafızaya yolculuk

Romanın kahramanı Suphi Deniz zaman zaman bir kediye dönüşüyor. Bu dönüşüm yalnızca edebi bir oyun mu, yoksa topluma dışarıdan bakabilmenin bir yolu mu?

Kesinlikle ikinci ihtimal. Belki de bir kaçış. Kediler bana göre insanları en iyi gözlemleyen canlılar. Aynı evde yaşarlar ama bize ait değillerdir. Sevgiyi de, yalnızlığı da, ölümü de bizden farklı yaşarlar. Suphi’nin kediye dönüşmesi, ona dünyaya başka bir yerden bakabilme imkânı veriyor. Ben kedilerle her zaman çok iyi ilişkiler kurabilen biri olamadım. Kediyi sevmek biraz daha emek istiyor. Bunu yapabilen insanlara da hep hayranlıkla baktım. Romanın kahramanını arada kedi yapmak biraz işin kolayına kaçmak aslında. Sonuçta kalem benim elimde; kime ne istersen yapabiliyorsun. Yazarlığın en büyük lükslerinden biri de buymuş. Yazabilmek için bazen insan olmaktan çıkmak gerekiyormuş.

Kitapta Sait Faik, Bilge Karasu, Nazlı Eray, Gabriel García Márquez gibi isimlerle aynı anlatı evreninde buluşuyoruz. Bu isimler romanın omurgasını nasıl kuruyor?

Ben bu anlatım biçimiyle ilk kez yıllar önce Nazlı Eray’ın kitaplarında karşılaştım. Yazdığı her şeyi hep okudum. Onu çok sevdim. Hatta Nazlı Eray bu romanın kahramanlarından biri oldu. Kitapta geçen Nazlı Eray mektubunu gerçekten Nazlı Hanım yazdı. Ona çok teşekkür ederim. Dolayısıyla saydığınız isimleri romana birer “referans” olsun diye koymadım. Bir okur olarak hayatımın doğal parçaları oldukları için romana girdiler. Sait Faik zaten Burgazada’nın hafızası. Onu adadan çıkarırsanız ada eksilir. Bilge Karasu bana edebiyatın cesaretini öğretti. Dilin sadece hikâye anlatmak için değil, düşünmek için de var olduğunu ondan öğrendim. Márquez ise gerçekle olağanüstü olanın aynı cümlede yaşayabileceğini gösterdi. Dolayısıyla romanda bu isimler bir süs değil; Suphi’nin zihnini oluşturan dünyanın parçaları.

Burgazada romanda neredeyse başlı başına bir karakter gibi. Adayı politik ve kültürel hafızanın taşıyıcısı yapan nedir?

Adalar bana hep Türkiye’nin küçük modelleri gibi gelmiştir. Bir yandan çok sakin görünürler, öte yandan herkes birbirinin hikâyesini bilir. Hafıza oralarda kolay kolay kaybolmaz. Burgazada ise bunun daha da özel bir örneği. Sait Faik’in yürüdüğü sokakta yürürken yalnız yürümüyor insan. Sizden önce yaşamış insanların sesleri de size eşlik ediyor. Roman biraz da bu yüzden Burgazada’yı dekor olarak değil, yaşayan bir karakter olarak kuruyor. Suphi Deniz gibi ben de bir süre Burgazada’da yaşadım. Çok ortak noktamız var. Ama hangilerinin bana, hangilerinin Suphi’ye ait olduğunu söylemeyeceğim.

Kahramanın karşısına çıkan ölüler, hayaletler ve geçmişten gelen sesler, bugünün Türkiye’sine dair ne söylüyor?

Ben onları politik alegoriler olarak kurmadım. Ama şu bir gerçek: Bu coğrafyada geçmiş hiçbir zaman gerçekten geçmiyor. Unuttuğumuzu sandığımız insanlar, şehirler, kırgınlıklar ve hikâyeler bir gün hiç beklemediğimiz anda yeniden karşımıza çıkıyor. Romanın hayaletleri de biraz bunu temsil ediyor. Onlar korkutmak için değil, hatırlatmak için varlar.

Ayı Orhan karakteri romanda neden bu kadar merkezi bir yere sahip? Onu sadece bir ada figürü olarak mı, yoksa başka bir toplumsal temsil olarak mı okumalıyız?

Ayı Orhan gerçekten vardı. Suphi’nin olduğu gibi benim de iyi dostumdu. Birlikte çok sofraya oturduk. Onu bugün de konserlerimde, sohbetlerimde hep sevgiyle ve saygıyla anıyorum. Edebiyatın güzel tarafı şu: Gerçek bir insan, romanın içinde başka anlamlar da kazanabiliyor. Ayı Orhan biraz yalnızlığı temsil ediyor, biraz dostluğu, biraz da kentlerin yavaş yavaş kaybettiği mahalle kültürünü…Onun ölümü yalnızca bir insanın ölümü değil; bir hayat biçiminin sessizce aramızdan çekilişi. Belki de bu yüzden roman bittiğinde geride kalan kişi Suphi değil, Ayı Orhan oluyor. Sanırım edebiyatın en güzel tarafı da bu.

Romanda vermek istediğiniz mesaj nedir?

Hiç “bir mesaj vereyim” diye yazmadım. Ben okurun kitaptan benim düşündüğüm şeyi değil, kendi sorularını alıp çıkmasını isterim. Eğer roman bittikten birkaç gün sonra bile okur hâlâ Suphi’yi, kediyi ya da Ayı Orhan’ı düşünüyorsa, benim için en büyük başarı budur.

Ayı Orhan’ı Kim Öldürdü? klasik bir cinayet romanının sınırlarını aşarak hafıza, ölüm, dostluk, aidiyet ve insanın iç dünyası üzerine sorular yöneltiyor. Bugün Türkiye’de edebiyatın, özellikle de fantastik ve büyülü gerçekçi anlatının, toplumsal meseleleri anlatmak açısından nasıl bir imkân sunduğunu düşünüyorsunuz?

Fantastik edebiyat benim için gerçekten kaçmak değil; gerçeğe başka bir kapıdan bakabilmek.Bazen gerçekliği olduğu gibi anlattığınızda görünmeyen şeyler, fantastik bir anlatının içinde çok daha görünür hâle geliyor. Türkiye gibi hafızası sürekli tartışılan, geçmişiyle sürekli hesaplaşan bir ülkede büyülü gerçekçilik bana çok doğal geliyor. Çünkü biz zaten gündelik hayatın içinde akılla açıklayamadığımız pek çok şeyi birlikte yaşıyoruz.Zaten edebiyatın en önemli görevi cevaplar vermek değil; okurun dünyaya bakışını hafifçe yerinden oynatmak. Eğer bir roman bunu başarabiliyorsa, daha doğrusu kitap bittiğinde okur gündelik hayata aynı gözle dönemiyorsa, benim için edebiyat amacına ulaşmış demektir. İnsan bazen bir hikâyede kendine küçük bir yer buluyor, bazen de o hikâyenin içinde biraz daha kökleniyor.

Albümlerinizde bir ithaf, teşekkür olurdu. İlk kitabınız kime armağan?

Kitabın başına bir teşekkür yazısı koymak istemedim. Say say bitmezdi çünkü. Ama madem sordunuz söyleyeyim: Öncelikle Burgazada’ya, Ayı Orhan’a ve adalı kahramanlarıma. Sonra anneme, kardeşime ve yakın zamanda bizden ayrılan anneanneme. Çünkü hep soruyordu o “Bitti mi kitap” diye. Kediye dönüşen Suphi de yine çok yakın zamanda aramızdan ayrılan Yvette’e selam ediyormuş. Çıktığım bu yolda hep yanımda olan editörüm Özge Er’e de teşekkür ederim.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu