Cevapsız soru
Cevapsız soru
Çok tanıdıktı bu sözler. İnsanı en çok inciten şey terk edilmek değil, açıklamasız bırakılmaktı. Kavga bile bir bağdı; karşıdakinin hâlâ orada olduğunu gösteren bir bağ. Oysa gittikçe yaygınlaşan başka bir şey vardı: sessizce yok sayma. Karşınızdaki kapıyı çarpmaz, veda etmez, hesaplaşmaz; bir gün cevap vermez olur. Mesajlar okunur ama yanıtsız kalır; bazen sizi her yerden engeller.
Geriye koca bir boşluk kalır. İnsan o boşluğun içinde kendini sorgulamaya başlar: Ne oldu? Nerede hata yaptım? Fazla mı yaklaştım, eksik mi kaldım? Giden kişi sadece gitmez; bir soru olarak bırakır kendini geride. Kadının “Keşke kavga etseydik” demesi bu yüzden hüzünlüydü.
Bir süre sonra konuşmada “ghostlama”, “people pleaser” gibi kelimeler duydum. Bu sözcükleri son zamanlarda seanslarda da, sokakta da sık duyar olmuştum. Birinin açıklama yapmadan ortadan kaybolmasına gündelik dilde artık ghostlama deniyor; herkesi memnun etmeye çalışan, hayır demekte zorlanan, karşısındakinin huzursuzluğunu hemen üstüne alan kişiye de people pleaser. İlk bakışta birbirinin zıddı gibi görünüyorlar: biri hiç kalmaz, öteki fazlasıyla kalır. Ama biraz yakından bakınca ikisinin de aynı sorunun çevresinde döndüğü anlaşılıyor: Karşımdaki benden ne istiyor ve ben bununla ne yapacağım?
Herkesi memnun etmeye çalışan kişi bu soruya kendi varlığını ortaya koyarak cevap verir. Karşısındakinin mimiklerini okur, sessizliğinden anlam çıkarır, ondan ne istendiğini bulmaya çalışır. Ama bu çaba iyilikten çok, kendi kaygısını yatıştırmak üzerine kuruludur. Terk edilmemek, sevilmek için sürdürdüğü bu uğraş ilişkiyi korumaktan çok, kendi isteğini, öfkesini, sınırını yavaş yavaş kaybetmesiyle sonuçlanır. Ghostlayan kişi ise aynı soruyla başka türlü baş eder; kaybolarak kaygıdan ve sorumluluktan kurtulmaya çalışır. Biri kaygıyı içine alır, öteki kaygıyı devreder.
***
Aslında mesele “kim people pleaser, kim ghostlayan” değil; ilişkide doğan kaygıyla ne yaptığımızdır. Çünkü birinin bizden ne istediğini bilmemek kolay katlanılır bir şey değildir. Açık bir talep daha basittir: Biri “bunu yap” der; kabul ederiz, reddederiz, pazarlık ederiz. Ama karşımızdaki hiçbir şey söylemeden bizden bir şey bekliyor gibi olduğunda, mesele görev olmaktan çıkar, varlığımıza dokunur. “Ne yapmalıyım?” sorusu bir anda “Nasıl biri olmalıyım?” sorusuna dönüşür. Biri “nasıl biri olmam gerekiyorsa öyle olayım” derken, öteki bu sorunun ağırlığını taşımamak için ortadan kaybolur.
Lacan’dan biliyoruz ki kimsenin arzusu tam olarak karşılanamaz. İnsan bir başkasını bütünüyle memnun edemez; içindeki boşluğu, huzursuzluğu tümüyle kapatamaz. İlişkideki kaygıyla baş etmeyi çok erken yaşta öğreniriz. Çocuk, annesinin yüzünde bir huzursuzluk sezdiğinde çoğu zaman onu kendi üstüne alır; annesinin yorgunluğunu, dalgınlığını kendisiyle ilişkilendirir, yeterince iyi olmadığı için annesinin mutsuz olduğunu düşünür. Bu ilk yanılgı sonraki ilişkilere de sıçrar; birinin suskunluğunda yine kendisini suçlar, yine “ben ne yaptım?” sorusuyla baş başa kalır.
Tren yavaşlarken arkamdaki kadın sustu. Hâlâ gidenin açıklamasını arayan düşüncelerle meşguldü. Oysa o kişiyi bulup konuşsa bile, aradığı yanıtı onda bulamayacaktı; alacağı her cevap, kafasında başka bir sorunun doğmasına yol açacaktı. Belki de mesele gidenin ne istediği değil, kendisinin ne istediğini hiç soramamış olmasıydı.