Çağdaş görünmek çağdaş yapmaz

The Invite, bu senenin en abartılan filmlerinden biri olmaya aday. Bu tür yetişkin ilişki komedilerinin artık sinemada pek karşımıza çıkmıyor oluşu, filmin varlığını başlı başına iyi bir şeymiş gibi pazarlıyor. Ne var ki film, kendini 2016’nın ilişki dünyasına aitmiş gibi kurarken 1990’ların ve 2000’lerin “burjuva çiftler cinselliği keşfediyor” komedilerinin bütün bagajını taşıyor. Çağdaş görünmekle çağdaş bir şey söylemek arasındaki fark da tam burada ortaya çıkıyor. Film yalnızca külüstür bir temayı yeniden sunmuyor; kime konuştuğu da anlaşılmıyor. Belki de asıl sorun tam olarak bu. The Invite’ın bugün var olmak için ikna edici bir kültürel gerekçesi yok.

Filmin hikâyesi oldukça yalın. Mutsuz bir çift olan Joe ve Angela (Seth Rogen ve Olivia Wilde), üst komşuları Hawk ve Pina’yı (Edward Norton ve Penélope Cruz) yemeğe davet eder. Dört kişinin aynı evde geçirdiği gece, evlilik, cinsellik, özgürlük, tek eşlilik ve ilişkiler üzerine giderek daha açık konuşmalara sahne olur. Tek mekânda geçen, dört karakterli bir oda oyunu gibi tasarlanan The Invite, aslında İspanyol yönetmen Cesc Gay’in 2020 tarihli The People Upstairs filminin yeniden çevrimi; o yapım da Gay’in daha önce yazdığı bir tiyatro oyunundan uyarlanmıştı.

Zaten projenin temel problemi biraz da buradan başlıyor. Karakterler karakterleşemeden karikatüre dönüşüyor. İnsanların birbirleriyle kurdukları hakiki ilişkileri izlemek yerine, belirli özellikleri ve esprileri temsil eden dört figürü seyrediyoruz. Karakterler gerçek insanlar gibi davranmaktan çok, senaryonun bir sonraki şakasını üretmek için orada gibiler. Bu nedenle ortaya organik bir ilişki komedisi değil, zaman zaman iyi çalışan ama giderek mekanikleşen bir şaka makinesi çıkıyor.

Oyunculuklar da bu parçalanmışlığı toparlayamıyor. Her oyuncu sanki başka bir filmin setinden çıkıp sete gelmiş gibi. Rogen bildiğimiz tanıdık Rogen; Wilde sürekli yüksek perdeden oynuyor; Norton ölçülü ve mesafeli; Cruz ise başka bir komediye aitmiş hissi veren kopuk bir rahatlıkla dolaşıyor. Tek tek bakıldığında oyuncuların kendilerine özgü bir ritmi var belki, fakat birlikte aynı dünyanın insanları gibi görünmüyorlar. Özellikle Wilde ve Cruz’un performanslarında karakteri derinleştirmekten çok, figürün üzerine kurulmuş mizahı büyütme çabası hissediliyor.

Diyaloglar da aynı nedenle yapay ve zorlama geliyor. Birbirini gerçekten tanımaya çalışan insanların konuşmalarından ziyade, senaryonun söylemek istediği şeyleri karakterlerin ağzından duyuyoruz. Film ilişkilere dair oldukça “cesur” ve “modern” bir şey söylediğini varsayıyor; ama konuşulanların önemli bir kısmı artık o kadar tanıdık ki bir noktadan sonra bunların tartışma değil, dekor haline geldiğini hissediyorsunuz. Üstelik anlatı kendi karakterlerini bile inandırıcı biçimde kuramıyor. Karakterlerin psikolojileri tutarlı bir bütün oluşturmaktan ziyade, hikâyeyi bir sonraki espriye ya da çatışmaya taşıyacak biçimde şekil değiştiriyor. Böyle olunca davranışlar karakterin özünden değil, sahnenin anlık ihtiyaçlarından doğuyor. Seyirci de gerçek insanlarla değil, senaryonun işlevsel olarak yerleştirdiği figürlerle karşı karşıya kalıyor.

Filmin mekân kullanımına ise hakkını teslim etmek gerekiyor. Apartman dairesi, karakterler arasındaki fiziksel mesafeyi dramatik mesafeye dönüştürmek için iyi kullanılıyor. İnsanlar başlangıçta birbirlerinden uzak dururken film ilerledikçe mekânın sınırları içinde birbirlerine yaklaşıyorlar. Fakat iyi mekân yönetimi, kötü dramatik trafiği kurtarmaya yetmiyor. Karakterler fiziksel olarak hareket ediyor ama hikâye aynı ölçüde ilerlemiyor.

Bir başka problem de müzik. Yapım neredeyse sürekli kendi duygusunun altını çizme ihtiyacı duyuyor. Özellikle stilize ve teatral diyalogların arasına giren baskın müzik kullanımı, sahnelerin doğal ritmini bozuyor. Bir noktadan sonra insanın aklına şu geliyor: Sanki Olivia Wilde elindeki metne güvenmiyor. Seyirciye ne hissetmesi gerektiğini müzikle tekrar tekrar anlatmak, zaten yeterince açık olan sahneleri daha da yapaylaştırıyor. İlk yarıda bir komedi olarak ilerleyen film, sonra birdenbire ciddileşiyor; karakterler geçmişlerini, yaralarını ve ilişkilerini anlatmaya başlıyor. Finalde uzun monologlar ve yumuşak müzik eşliğinde duygusal bir derinlik kurulmaya çalışılıyor. İlk yarının yapay komedisiyle ikinci yarının samimiyet iddiası birbirine eklenmiyor.

Ama bütün bunların ötesinde filmin bende asıl takıldığı yer başka. Neden bu konu? The Invite’ın anlattığı ilişki krizinin 2026’da hâlâ neden bir film için bu kadar merkezi olması gerektiğini çözemedim. Monogami, cinsel özgürlük, açık ilişkiler, burjuva çiftlerin bastırılmış arzuları… Bunlar bir zamanlar ciddi kültürel tartışmaların parçasıydı. Bugün ise aynı meselelerin toplumsal karşılığı epey değişmiş durumda. Modern çiftler bu tartışmaların önemli bir bölümünü çoktan tüketti; Z kuşağının ilişki dünyası ise bambaşka bir yerde duruyor. Dating uygulamalarından yalnızlığa, ekonomik güvencesizlikten duygusal emeğe, queer ilişkilerden mahremiyetin dijitalleşmesine kadar ilişkilerin gerçek krizleri artık başka sorular üretiyor. The Invite ise hâlâ 2000’lerin başında kalmış bir burjuva çiftin salonunda, “İlişkimizde yeterince özgür müyüz?” sorusunu yeniden keşfediyor.

Filmin hitap ettiği toplumsal özne kim? Hangi kuşağın, hangi sınıfın, hangi ilişki deneyiminin gerçek bir meselesini anlatıyor? Bu soruların hiçbirine ikna edici bir cevap vermiyor.

Başa dön tuşu