Bozuk düzen

Mahmut Esat Bozkurt Efendi, o, “dahiyane” karma iktisat modeli önerisiyle kıymetine, bugünü düşündüğümüzde, hala mazhar olamayacağımız kongre hazirununu büyülediğindendir ki talihimiz yaver gitmez oldu aslında. Nitekim kendisinin isminin verildiği caddeden de (Kolej’e yakın kısmını, trafiğin akışının tersine, başlangıcı sayarsak), yukarılara doğru çıkıldıkça, siyasi tarihimizin seyrine benzeyecektir her şey. Giderek bozulan, karanlıklaşan ve başta kendi üzerinde yaşayanına olmak üzere, bir o kadar tekinsizleşen yollar… Bir ara asfaltın düzeleceğini sanmanızla, bir çukura saplanmanız arasında zaman farkı derlerse kaçın oradan. Yalandan kaçınmalı çünkü. Ankaralılar iyi bilir ki, Çankaya ilçe sınırları içinde olsa da bu, ismiyle müsemma caddeden yukarılara çıkıldıkça her şeyiyle daha az gelişkin bir hayata rastlanır. Şehir merkezinin adeta dibinde olan bu mevkide, yer yer gecekondu bile görebilirsiniz. Bir semtin az gelişkinliğini sadece bir ismin kendisine bağlayacak kadar kaderci değiliz elbette. Lakin, bir kent-çevre konusu da olan bu mevzunun arka planını halkımıza anlatmayı başka bir vazife sayarak, bu kadarla geçelim şimdilik. Fakat, Cumhuriyet elitleri arasında Mahmut Esat Bozkurt’un ağırlığı pek hafife alınacak bir şey değildir. Çankaya’da İncesu ve Yukarı Topraklık’ın azımsanamayacak mevcudiyeti gibi. Sizi temin ederim ki, bahsini ettiğimiz bu bölgede sayısı hafife alınmayacak tarikatçı haneler vardır. Çocukların okula değil medreseye gitmesinden yana olan kimseler…

1923 İzmir İktisat Kongresi, daha doğru yönetilse bambaşka bir ivme yakalanabilecekken, maalesef ki kimi yanlış hamleler nedeniyle çok da süremeyecek olan “devletin ekonomideki belirgin ve ağırlıklı rolü” şiarıyla hafızamıza kazınan 1930’lardaki ağır eleştirisi dışında, kurulacak yeni rejimin genel-geçer bir yönergesi olmuştur. 30’ların bağlamsal analizi de çok mühim bir merhale olması açısından gerçekten başka bir araştırmamızın konusu olsun. İki satırla heba etmeyelim burayı. Her şeyden önce, söz konusu aşamayı, ah bir devam etseydi de her şey tarihsel ilerleme adına, tersine şöyle bir güzel dönseydi diye hayıflandığımız bir yer olarak işaretlediğimizi de aklımızın bir kenarında tutalım. Devam edecek olursak da adına şimdilerde karşı devrim denilen ve sanki başlangıcımız pürü pak bir devrimmişçesine kendisine ver yansın edilen ve yazının en başında altını bozuk olmasıyla malul sayarak çizdiğimiz son 25 senelik süreç, gökten öyle zembille inmemiştir anlayacağınız. Tıpkı geçmişte olan herhangi bir sosyo-ekonomik ve politik dönem gibi, bu süreç de sadece kendisinin özgün koşullarından mütevellit değildir; olamaz. Bugün her sıkışıldığında Cumhuriyet’i kuranlar da sanayiyi, ticareti, teşvik etmiyorlar mıydı yahu diye tereyağından kıl çeker gibi çekip, pişkince kurtuluyorsa, eh bizim kurmaylarımızın da hatrısayılır bir payı vardır herhalde. Sermayenin milliyetinin olamayacağına inanmak istemedilerse demek ki diye oturup avunmak bir seçenektir. O kadar satır satır okudukları kitaplarda (bu özelliklerine hala hayranız) bu illetin, bu memleketin hele ki milliyet ve dinle bağı düşünüldüğünde, bu kisvelere tutunarak kendini sürekli yenileyeceğini; yenilediği yetmiyor gibi bizi büyüklere lezzetli bir lokma edeceğini nasıl analiz edemediler diye söylenmek de başka bir seçenek. Hala çok partili seçimlerin yapıldığı ülkemde anaakımı seçmek de seçimlerin seçimi işte. Bu bahis de uzar gider; uzar gider. Geçelim şimdilik.

Hasılı, liberalizmin esas alındığı, ama milli sermaye ve devletin korumacılığı anlayışının araya serpiştirildiği, güya karma ekonomik bu model, düzenin giderek çarpıklaşması bakımından çok önemli bir referans oluşturmuştur. Çünkü, bazen aksisi doğru olsa da kural olarak bir şeyi baştan tesis etmek daha zordur. Kabaca misal verecek olursak, neden, bir müteahhit, kendisinden öncekinin attığı sağlam zeminin üzerine ek kat çıkmasın ki? Neden sıfırdan bir yapı kursun? Bu komisyoncunun hası dediğin, rasyonel aklıyla zaten şeytana pabucunu ters giydirir, öyle değil mi? Zemin denilen şey, üstelik çok eskilere gitmeye falan da lüzum yok; daha dün gibi yakın ve hep hatırımızda olan 6 Şubat Felaketinde bile maliyeti ne kadar yüksek olan bir unsur olduğunu hepimize bir kez daha kanıtlamadı mı hem? Ya da yakın tarihimize baktığımızda, 1940’lardaki baskıcı devlet tutumlarının (başta vatandaşın kendisine) 1950’leri; 50’lerin (bir ara 1960-1970 arası mola verse de) nasıl darbeci zihniyeti ve 1980’leri yarattığı da ortada değil mi? Bunlar birike birike geldi. Tıpkı kapital gibi.

Cumhurbaşkanımızı, Özal’a; Özal’ı bir “nezaket” timsali siyasetçimiz Menderes’e borçluyuz deyince tüm başlar, evet manasında sallanıyorsa; o zaman Menderes’e uzanan koşulları da ören duvarları bilmekle mükellefiz. Bu bozuk düzen dediğimizin tarihi, Aydınlı bir toprak sahibinin sahneye çıkması ile başlamıyor elbette değil mi? Ya da mecliste Çiftçiyi Topraklandırma Kanunun o meşhur tartışmalarında kendisinin de itiraz ettiği ilgili maddeye olan itirazında bu başlangıcımızdan hiç feyz almış olamaz mı?1 Öncesindeki Dörtlü Takrir’i ne yapacağız mesela? Tüm bunları alıp çöpe mi gönderelim? Çok partili hayatı istediler diye CHP’den ihraç edildi diyor birileri kendileri için bu isimlerin. Bu ülkenin yüz akları, demokrasi şövalyeleri diye övünenleri ne yapalım ya da? Kendimize bir dönüp bakmak da iyi bir seçenek olarak, ama raflarda duruyor hala.

Özcesi, Cumhuriyetimiz, bizim temel ilkeleri bakımından vazgeçilmez kıymetlimiz, imtinalı da olsa evet liberalizmin ellerine doğmuştur bir bakıma. 12 maddelik Misak-ı İktisadi, her ne kadar işçilerin çalışma saatinin 8 saate indirgenmesi gibi emekten yana kimi tutumları da içerse, ileride sınırlanamayacak küresel sermayeyi buyur etmiştir bu topraklara. Üzerine de kalıp gibi betonları döktüler de döktüler.  Elbette bizim için güçlü ve sağlam sütunları bir kepçeyle yerle yeksan etmeyelim. Ama nasıl bir birleşimle meydana geldiğimizi bilelim. Hatta bilmekten didik didik edelim ki sökerek yerine koyacaklarımız, çürük olana hiç benzemesin.

***

1- 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun 17. Maddesi: Topraksız veya az topraklı olan ortakçılar, kiracılar veya tarım işçileri tarafından işlenmekte bulunan arazi, o bölgede (39) uncu madde gereğince dağıtmaya esas tutulan miktarın kendi seçtiği yerde üç katı sahibine bırakılmak şartıyla yukarıda yazılı çiftçi ve işçilere dağıtılmak üzere kamulaştırılabilir. Sahibine bırakılacak olan arazi elli dönümden aşağı olamaz.

Bu madde hükmünün uygulanmasında 15 ve 16 ncı maddelerin hükümleri işlemez. Geçici mevsim işçileri hakkında bu hüküm uygulanmaz. İşçinin geçici mevsim işçisi olup olmadığını Tarım Bakanlığı belli eder.”

Başa dön tuşu