Yasa, Saray ve İmralı dengesi

Saray rejiminin ortağı MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin altını çizdiği “lider ülke” ve “süper güç” vizyonu doğrultusunda gelişmelerin devam edeceği vurgulandı. Bahçeli’nin son açıklamalarında belirlediği “Önderliğin” geliştirildiği de öne sürüldü.

Özellikle İsrail’in Kürt devletine ihtiyacı olduğu ve Kürt dinamiğinin de artık vazgeçilmez bir siyasal özne haline geldiği de belirtilirken toplantıda öne çıkan bu vurguların yanı sıra Bahçeli’nin açıklamaları da gündemde kendine oldukça yer buldu. “Bizim stratejik hedefimiz Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle prangalardan kurtulan Türkiye’nin istikrarla 2071 yılında ‘lider ülke’ ve ‘süper güç’ haline gelmesidir” diyen Bahçeli, ülkeyi felaketlere sürükleyen Saray rejimine övgü dizdi. Ülkenin en önemli reformlarından birinin başkanlık rejimi olduğunu dile getiren Bahçeli konuşmasında “Önümüzdeki süreçte, sistemin ruhuna uygun, siyasi istikrarı ve demokratik gelişimi esas alan bir anlayışla siyasi partiler ve seçim sisteminin de yeniden düzenlenmesi gerekmektedir” dedi. Tüm bu demokratikleşme ve barış tartışmalarının arasında rejime karşı bir gelişin olmaması ve sürecin sadece aktörler üzerinden ilerletilmesi ise tepki çeken en temel unsurlardan biri.

Cumhuriyet’in ilerici birikimlerini neredeyse bütünüyle tasfiye eden, kendini yeniden tahkim etme uğruna muhalefet dinamiklerini bütünüyle ortadan kaldırmaya çalışan rejimin ise demokrasinin de kalıcı bir çözümün de gelmeyeceği değerlendirmeleri artarken sürecin bundan sonra nereye evrileceği de belirsizliğini koruyor.

SİYASAL ALANIN KOLONİZE ETTİĞİ BİR MOMENTTEYİZ

Yaşanan tartışmaları Siyaset Bilimci Onur Alp Yılmaz ve Ayşegül Kars Kaynar değerlendirdi.

“Karşımızda barış, bölgesel güvenlik, yeni anayasa, parti sistemi ve seçim düzeninin giderek aynı siyasal yeniden kurgulama anlatısı içinde birleştirildiği daha kapsamlı bir süreç var. Yani iktidarın siyasi alanı kolonize ettiği bir momentteyiz” diyen Yılmaz, şöyle konuştu:

“Öncelikle Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimin bütünüyle yapay olduğunu düşünmüyorum. Suriye’de geleceği, askeri nüfuz alanları ve bölgesel güç dengeleri konusunda iki ülke arasında gerçek bir çıkar çatışması bulunduğu açık. Ancak gerilimin gerçek olup olmamasından ziyade ‘Neden şimdi, neden bu yoğunlukta ortaya çıkıyor ve kimin (kimlerin) siyasal sorununu çözüyor?’ sorularını sormalıyız.

Bu açıdan bakarsak, İsrail 27 Ekim’de seçimlere gidiyor ve Netanyahu ciddi bir iktidar mücadelesiyle karşı karşıya. Türkiye’nin büyük bir bölgesel tehdit olarak sunulması, seçim gündemini hükümetin hesap verebilirliğinden uzaklaştırarak yeniden ‘İsrail’in bekasını konuşabiliriz?’ sorusuna taşıyor.

Aynı gerilim Türkiye’de de benzer bir siyasal işlev görüyor. İsrail’in Türkiye’yi çevrelediği ve bölgeyi yeniden düzenlemeye çalıştığı anlatısı üzerinden ‘iç cepheyi tahkim etme’ ihtiyacı inşa ediliyor. Böylece Kürt meselesi de demokratik yurttaşlık, hukuk ve siyasal temsil sorunu olmaktan çıkıp, İsrail’in kullanabileceği bir jeopolitik gedik şeklinde tarif ediliyor. Öcalan’a yöneltilen süreç böylece milliyetçi seçmene bir taviz veya geri adım olarak değil, dış tehdide karşı alınmış güvenlikçi bir stratejik tedbir olarak sunulabiliyor.

‘TERÖRLE MÜCADELE’ YENİDEN TANIMLANIYOR

Bu bakımdan yaşanan şey Kürt meselesinin güvenlik alanından çıkarılması değildir. Mesele yalnızca bir güvenlik ihtiyacından, yani ‘terörle mücadele’den ‘İsrail tehdidine karşı iç cepheyi tahkim etme’ye taşınıyor. Daha açık ifade etmek gerekirse PKK’nın Türkiye’ye yönelttiği güvenlik tehdidi olarak sunulan sorun, şimdi İsrail’in Türkiye’ye karşı kullanabileceği bölgesel güvenlik açığı olarak yeniden tanımlanıyor. Fatura da eşit yurttaşlık ve demokratikleşmenin gereği olmaktan çıkarıp devlete tahkim için zorunlu bir araca dönüştürülüyor. Buna ‘barışın güvenlikleştirilmesi’ diyebiliriz.

Öcalan’ın son açıklamaları bu sürecin silahsızlanmayla sınırlı olmadığını açık biçimde gösteriyor. Bu da bu bütünlüklü yeniden inşa sürecinin bir diğer veçhesi. Nitekim Öcalan, yasal düzenlemeyi ilk aşama olarak görüyor, ardından bir ‘Kurucular Kurulu’ oluşturulmasından, farklı siyasal hareketlerle görüşülmesinden ve Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında büyük bir kurucu hamle yapılmasından söz ediyor. Dolayısıyla talep yalnızca mevcuda katılmak değil; Cumhuriyet’in eksik kurulduğunu ilan ederek onu yeniden kuracak aktörlerden biri olarak tanınmaktır. ‘Kürtler henüz Cumhuriyet’e katılmadı’ önermesi burada merkezi önemdedir. Bu ifade, milyonlarca Kürt yurttaşın bugüne kadarki siyasal varlığını ve tahrip edilmişliğini/Kürt hareketinin ve nihayetinde İmralı’nın aracılığıyla katılabileceği düşüncesini içeriyor. İmralı’yı heybet yalnız bir silahlı çatışmanın muhatabı değil, Kürtlerin yeni Cumhuriyet’e girişini sağlayacak temsil kapısı olarak konumlanıyor.

SOLA DA TARİHİ FIRSAT OLARAK SUNULUYOR

Aynı temsil yetkisini sol özne de kurmaya çalışıyor. Mustafa Suphi ve Şefik Hüsnü üzerinden Cumhuriyet’in solcuları dışladığını söylüyor; buradan hareketle günümüz solunun hâlâ Cumhuriyet dışında bulunduğunu ve demokratik Cumhuriyet’e kendi önerdiği hareket anlayışıyla katılacağına hükmediyor. ‘Bu solcular için de bir fırsat ve şerefli ortaklık’ ifadesi eşitler arasındaki bir davetten çok, solculara tarihsel bir fırsat sunan kurucu otoritenin dili gibi görünür. Yani adeta herkese lütuf bahsediliyor.

Bahçeli’nin son açıklaması da bu kurucu iddianın yalnızca anayasa değişikliğiyle sınırlı olmadığını düşündürtüyor. Önce silahsızlandırılması sürecine hız verilen anayasa, ardından yeni anayasa, bununla uyumlu Siyasi Partiler Kanunu ve seçim sistemi gündeme geliyor. Bu, basit bir çözüm süreci ya da çatışma çözümünden çok seçimlik anayasal, siyasal ve seçmece mimarisinin birlikte yeniden düzenlenmesi anlamına geliyor.

Onur Alp Yılmaz
Siyaset Bilimci

KURUCU ÖZNENİN KENDİSİ YURTTAŞLARDIR

Benim temel kaygım barışın kendisi değil; barışın şeffaflıktan, hukuktan ve demokratik yurttaşlıktan koparılarak yeni bir iktidar mimarisinin meşruiyet aracına dönüştürülmesidir. Gerçek bir demokratik çözüm, seçilmişlerin bir Kurucular Kurulunun hangi toplumsal kesimi kimin temsil edeceğine karar vermesiyle kurulamaz. Kurucu özne yurttaşlardır. Yeni anayasa da liderler ve kimlik temsilcileri arasındaki pazarlıkın değil; özgür seçimlerin, eşit katılımın, açık kamusal tartışmanın ve toplumsal rızanın ürünü olmalıdır.

Siyaset Bilimci Ayşegül Kars Kaynar da “Süreç yasaları, barıştan ya da toplumsal bütünleşmeden ne kastedildiğini zaruri olarak belirtmeden, barışın ve toplumsal entegrasyonun nasıl yürütüleceğini, başka bir ifadeyle, barışın ne olduğunun tespit ve tayin edileceği mekanizma ve süreçleri belirler” dedi.

LİDERE BİAT KÜLTÜRÜNÜN BİR ÜRÜNÜ

Kaynar şu ifadelere yer verdi:

“Yasaya bakarak ve metnin dilinin yorumlanmasıyla yapılan en büyük tartışmalardan biri, yeni hukukun Selahattin Demirtaş’ı özgürlüğüne kavuşturması üzerineydi. Demirtaş’ın özgürlüğünü bu şekilde elde etmesinin demokrasiye katkısı oldukça şüpheli. Bir yandan yeni hukuk, Demirtaş’a özgürlük veren hukuk normlarından ve yüksek mahkeme kararlarından müstakil eski hukuka bir kez daha muaf ilan ediyor; özgürlük talebini, saf siyasi kararlara dayanan kendi doğasına yönlendiriyor. Daha da önemlisi Demirtaş, DEM ve Öcalan’ın da üzerinde uzlaştığı üzere, devletle yapılan müzakerelerde bahsi geçen siyasi bir mahkûm olarak ele alınmıyor. Demirtaş, siyasi temsil kapasitesine sahip ve bu nedenle de meşruiyetin zırhıyla donanmış bir lider olarak hapse girmişti; ancak siyasi uzlaşma neticesinde salınan bir mahkûm olacak. Zira Demirtaş’ın siyasi kimliği ve vasıfları bir kez daha, bu sefer Çözüm Süreci tarafından eritildi; geriye Yurttaş Demirtaş kaldı. Her ne gün ve zaman olursa olsun, O’nun bu şekilde özgürlüğüne kavuşacak olması ise demokratik siyasetin değil; gerontokrasi ve lidere biat kültürünün pekiştirilmesinin bir ürünüdür artık.

Ayşegül Kars Kaynar
Siyaset Bilimci

İMRALI’YI SARAY’IN YANINA HİZALAYOR

Son olarak, Çerçeve Yasa’nın işletildiği çözüm sürecinin İmralı’yı, iktidarın temsil mekânlarından biri olarak kurduğu, son iki gün içerisinde netlik kazandı. 2017’de yasalaşan hiper-başkanlık sistemi Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı rejimin olumlu mekanı olarak kurmuştur; Silivri ise rejimin negatif kutbu; olumsuz mekanıdır. Çözüm Süreci ise İmralı’yı Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın hem karşıtlığı hem de Saray’ın karşısında değil, yanına hizalıyor. Bu hizalamada ise Silivri opaklaşıyor, ağırlığını yitiriyor. Türkiye’de rejimin şekillenmesi açısından Saray ve İmralı arasındaki ilişki belirleyiciydi. Ancak Silivri’nin temsil ettiği değerlerin, insanların, geçmişin ve bugünün etkisizleştirilmesi demokratik siyaset bağlamında düşünülemez.”

Başa dön tuşu