Kaybeden ABD ve İsrail, kazanan ise her şeye rağmen İran

Kaybeden ABD ve İsrail, kazanan ise her şeye rağmen İran

Solakoğlu, İran’ın “yenilmeyerek kazandığı” bir tabloya işaret ederken, Uzgel ise ateşkesin kalıcı bir barış anlamına gelmediğini, aksine yeni bir çatışma evresinin hazırlığı olabileceğini vurguladı. Her iki değerlendirme de, askeri sonuçların ötesinde, bölgesel güç dengeleri ve küresel hegemonya tartışmalarının önümüzdeki dönemde daha da sertleşeceğine işaret ediyor

EMEKLİ DİPLOMAT ENGİN SOLAKOĞLU: BUGÜNÜN KAZANANI HALKLAR

Engin Solakoğlu

BirGün’e konuşan Solakoğlu şunları söyledi:

Netice itibarıyla bir ateşkes kararı olduğu açık ama sağda solda saldırılar devam ediyor. İsrail’in de bu oyunu oynayacağı hâlâ şüpheli. Mevcut tablo, yenilmeyenin kazandığı yani İran’ın kazandığı. Herkesin yenilmesini beklediği ülke yenilmedi. 1 trilyon 100 milyar dolarlık bir savaş bütçesine sahip iki saldırgana karşı 20 milyar dolarlık savaş bütçesi olan İran’ın ezilmediği; aksine düşmanlarına çok büyük zarar verdiği için düşmanlarını ateşkese zorladığı bir süreç.

Amerikan emperyalizmi sınırlarını görmüş oldu şu açıdan: Elinde sadece kullanabileceği nükleer silah kalmıştı İran’a boyun eğdirmek için. Ancak buna da dünyanın müsaade etmeyeceği anlaşıldı. Nükleer silah bir intihar silahı aynı zamanda. Karşı tarafı yok ediyor ama sonra o zincirleme reaksiyonun nereye varacağını kimse hesaplayamıyor. Kuduran emperyalizmin sınırının şimdilik en azından nükleer silah kullanma eşiği olduğu görüldü.

Amerika bakımından çok önemli bir mağlubiyet. İranlılar gidip Washington’ı işgal etmeyeceklerdi ama Amerika’nın yenilgisi bir kez daha istediklerini yaptıramamak şeklinde olacaktı. Bu, dünyadaki diğer noktalar açısından da çok önemli bir mesaj ve Amerika’nın güç kaybının çok önemli bir göstergesi. Birincisi, artık sadece çıplak güçle bu iş olmuyor. İkincisi, kendi halkının dahi desteğini alamayan bir savaş. Kimse gerekçesini anlamış değil Amerika’da. Özellikle de kendi Cumhuriyetçi tabanında zaten asıl itiraz. Demokratlar daha da İsrailcidir Cumhuriyetçilerden. Onlar da yaparlardı bu savaşı ama belki bu işin PR (public relations) kısmını daha başarılı götürürlerdi.

İRAN’IN 47 YILLIK HAZIRLIĞI

Ama ABD, Trump yönetiminde bu işi kıvıramadı. Kadro kalitesizliği de bence etkili. Amerika kocaman bir zekâ, akıl, birikim ama bunları pek kullandıkları izlenimini almadık biz bu savaşta. Bunun aksine de İran’ın 47 yıldır bu savaşa hazırlanmış olduğu ortaya çıktı. İnsanıyla, teknik kapasitesiyle, kararlılığıyla 47 yıldır demek ki bunlar bu savaşa hazırmış. “Halk ayaklanır, rejimi deviririz” gibi bir beklenti de hemen hemen hiçbir sonuç vermedi yani hiçbir yerde böyle bir şey görülmedi.

Bu da biraz İran’ın da Türkiye gibi bölgede sınırlarını emperyalizmin çizmediği nadir ülkelerden olmasından, diğer ülkeler arasındaki farkı anlamamaktan kaynaklanan bir beklentiydi. Bu çok göze çarpıyor. Bir İran ulusçuluğu var ve 2000 yıldan fazla bunun tarihi.  Irak gibi, Suriye gibi sonradan oluşturulmuş, sınırları cetvelle çekilmiş ülkeler değil bunlar. Kuşkusuz endüstriyel kapasite, kalabalık ve yetişmiş nüfus vesaire gibi faktörler de İran lehine rol oynadı.

Emperyalizmin birinci hesabı, bir savaşı başlatırken savaşa harcadığını daha sonra kazanabileceği hesabıdır. Yani kâr-zarar hesabı zarara doğru hareket ettiğinde savaş cazibesini kaybeder. Sanırım öyle bir durumla karşı karşıyayız en azından bu önümüzdeki 15 gün için. Ama bu savaşın yeniden başlamayacağı anlamına gelmiyor.

ABD GÜÇLERİ NE OLACAK?

Burada bakmamız gereken ABD’nin bölgedeki üsleri ve 40 bin yerleşik askeri dışında oraya yığdığı donanma ve hava unsurlarının ne olacağı. Bunlar burada kalmaya devam ettikçe biz her sabaha karşı yeni bir saldırı ve savaş bekleyebiliriz.

Yakın vadede ABD’nin Çin-Tayvan meselesine yönelmesini unutabiliriz. Şu anda Amerika’nın hani atını itini nallayıp da Pasifik’te bir savaş çıkartacak hali yok. Çin’in de saldıracağını hiç zannetmiyorum, çünkü armut gibi düşmesini bekliyor Tayvan’ın. ABD hegemonyasındaki gerileme, yani hem görünür anlamda hem de gerçek anlamda devam ederse Çin zaten Tayvan konusunda sadece bekleyecektir.

ETKİ ALANI ÇABASI SÜRECEK

Latin Amerika konusunda konuşmak için erken. Amerikan sermayesi ve Amerika yani oraya yüklenmeye devam edecek. Teker teker ülkeleri düşürüyor. Şili’de de sağcılar iktidarda, Arjantin’de sağcılar iktidarda. Brezilya’da yaklaşan bir seçim var ve Bolsonaro’nun oğlu aday. Macaristan’da nasıl çekinmiyorsa seçimleri etkilemekten, burada da çekinmeyecektir.

Dolayısıyla bir etki alanı genişletme çabası devam edecek Amerika’nın ama hiç kuşkusuz bu savaşın sonucu belirli bir moral, karşı tarafta en azından belirli bir moral takviyesi oldu halklar nezdinde. Sadece İran halkı değil, yani bu sermayeye karşı direnen halkların bir zaferi bu. Demek ki direnilebiliyormuş.

TAHRAN’DA LÜBNAN HESABI

İsrail ise Lübnan’da saldırmaya devam edecek. Litani Nehri hatta Sur kentine kadar, iki nehrin arasına kadar orada ilerletme niyeti var. Netanyahu şu anda inanılmaz derecede bir başarıya aç. İsrail tarihinin en büyük tahribatını yaşadı bu savaşta ve hiçbir şey elde edemedi. O hiçbir şeyi Lübnan’la telafi etmeye çalışabilir.

Geniş çevrelerde İsrail’in Amerika’yı bu hataya sürüklediği mesajı yaygın ama bu tam olarak doğru değil. Amerika ile İsrail’i çok ayrıştırmak akıllıca bir şey değil, bunlar birbiriyle iç içe geçmiş halkalar. Ve Lübnan’ın da İran’dan farklı olarak kendini savunabilecek bir gücü yok Hizbullah hariç. ABD rahatlıkla İsrail’e “şu İran’ı bir kenara bırak, al Lübnan’ı ye” de diyebilir. Ama şu anda Lübnan halkı ve Hizbullah yalnız gözüküyor. İran bu yani bu ateşkesin bütün cepheleri kapsadığı anlayışında, Pakistan da öyle. Ama biz Trump yönetiminden her an “biz orayı söylemedik” gibi bir şey de duyabiliriz.

İran bunun hesabını kitabını yapacaktır. İran içerisinde çok uzun yıllardır tartışılan bir mesele bu. Kimilerinin “vekil güçler” dedikleri ama aslında İran’la ittifak hâlinde olan güçlere ne kadar destek verecek, kendi varlığını o güçler için tehlikeye atabilir mi? Doğal olarak her ülke gibi İran yönetiminin de biraz halkını da gözeterek ayağı frende olacaktır Lübnan konusunda.

PROF. DR. İLHAN UZGEL: İKİNCİ RAUNT BİTTİ, EMPERYALİSTLER DURMAYACAKTIR

İran ile ABD arasındaki mevcut ateşkes süreci, eğer kalıcı bir barış anlaşmasına dönüşürse, bu durum ABD için Vietnam Savaşı’ndan sonraki en büyük diplomatik ve askeri fiyasko olarak tarihe geçecek. Trump döneminde birbirleriyle çelişen pek çok açıklama yapılmış olsa da sahadaki gerçeklik, bu ateşkesin taraflar için nihai bir son değil, sadece bir nefes alma ve tahkimat evresi olduğunu gösteriyor. Haziran ayındaki savaş birinci raunttu, 28 Şubat’ta başlayan ikinci. Bu savaş henüz bitmedi. ABD’nin bölgeye George Bush gibi devasa uçak gemilerini göndermeye devam etmesi ve askeri varlığını koruması, saldırı ihtimalinin her zaman masada olduğunu kanıtlıyor. Şimdiye kadarki ateşkesler gösterdi ki ateşkes savaşın bittiği anlamına gelmiyor. ABD daha önce de iki kere masadan kalktı. Şu an daha çok piyasaları rahatlatma hamlesi görüyoruz, ABD’nin aynı taktiği uygulayıp uygulamayacağını göreceğiz.

Yaşanan çatışma süreci, askeri literatürdeki en keskin asimetrik savaş örneklerinden biri. İran’ın da nefes almaya ihtiyacı vardı. Amerika, 10 bin kilometre öteden gelip hava hakimiyeti sayesinde İran’ın en doğu sınırına kadar sızabiliyor. İran’ın demir-çelik tesisleri, rafinerileri, boru hatları, köprüleri ve hatta üniversiteleri, uluslararası hukuk hiçe sayılarak hedef alındı. ABD’nin bu saldırılarda asker kaybı minimal düzeydeyken, İran’ın ekonomik ve sivil altyapısı ağır darbe aldı. İran bu asimetriye ancak bölge ülkelerindeki müttefikleri üzerinden dolaylı yanıtlar verebiliyor. Ancak bu denklemde ABD için gerçek bir “yenilgi”den söz etmek zor; çünkü Amerikan savunma sanayisi şu an üç vardiya çalışmakta, enerji şirketleri kârını artırıyor ve ABD dünyaya petrol-doğal gaz ihraç ederek enerji piyasasındaki hakimiyetini pekiştiriyor.

“YAŞANANLAR ASLINDA BİR ‘HÜRMÜZ SAVAŞI’DIR”

ABD’nin bölgedeki temel stratejisi, sadece rejim değişikliği değil, aynı zamanda küresel su yollarını kontrol etmek. Bu açıdan bakıldığında yaşananlar aslında bir “Hürmüz Savaşı”dır. Hürmüz Boğazı’nın mevcut İran rejiminin kontrolünde kalması, ABD’nin küresel hegemonyası için kabul edilemez bir durum. Washington yönetimi, boğazı tamamen kontrol altına alana veya İran’ı Batı sermayesine eklemlenmiş bir yapıya dönüştürene kadar bu mücadeleyi farklı yollarla sürdürecek.

İsrail cephesinde ise Netanyahu yönetimi, İran karşısında elde edemediği başarıyı Lübnan üzerinden telafi etmeye çalışıyor. İç siyasette sıkışan İsrail hükümeti, bölgesel bir zafer elde ederek kendi hegemonyasını kurma peşinde. ABD ile İsrail’in hedefleri İran’da örtüştü. Zira ABD küresel, İsrail ise bölgesel bir üstünlük kurmaya çalışıyor. Bu sebeple Trump yönetiminden, Amerika’da yükselen toplumsal tepkiden bağımsız olarak İsrail’in Lübnan ve Suriye gibi bölgelerdeki saldırgan tutumunu sürdüreceği öngörülebilir.

Tarihsel perspektiften bakıldığında, askeri geri çekilmeler her zaman mutlak bir yenilgi anlamına gelmez. Vietnam örneğinde olduğu gibi, bir dönem askeri olarak çekilen ABD, yıllar sonra o ülkelerin ekonomik olarak Batı kapitalizmine eklemlenmesini sağlayabiliyor.

Amerika’ya kafa tutan yerel rejimlerin sayısı zaten çok azaldı yirmi yıl içerisinde. Bir düşünürseniz ne kaldı geriye? Afganistan, Irak’ta Saddam, Libya’da Kaddafi, Suriye’de Esad, Venezuela’da Maduro Venezuela ve şimdi de İran. Yani bir stratejinin aşama aşama tarihsel süreç içinde uygulamaya konduğunu; çok büyük bir lokmanın, hacim olarak, devlet kapasitesi olarak çok daha güçlü bir güç olan İran’ın en son sıraya ve en sona bırakıldığını görüyoruz işin sonunda.

Şu anki tablo bir Amerikan fiyaskosu gibi görünse de uzun vadeli stratejilerde asıl mesele, hedef ülkelerin devlet kapasitesinin ne kadar aşındırıldığı ve küresel sisteme nasıl dahil edileceği. Bu savaşta en büyük zararı ise altyapısı yok edilen ve ekonomik olarak çökertilen bölge halkları görüyor.

BirGün'e Omuz Ver BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu