Birlikte düşünemedikçe…
Birlikte düşünemedikçe…
Düşüncemi desteklercesine, farklı zamanlarda yolumun kesiştiği dört resimli kitap duruyor masamın üstünde. Hatırlarsanız, bir önceki yazımı “Dış dünyayı içlerindeki çöle dönüştürmek isteyenlere inat çiçekler açtıracağız.” diyerek sonlandırmıştım. Bahsedeceğim ilk kitap olan METAFOR’da, Alman filozof Hannah Arendt’in çağdaş insanın toplumda ve siyasal alanda kayboluş hissini yorumlarken kullandığı çöl metaforu çıktı karşıma.
Pedro Alcalde ve Merlin Alcalde’nin hazırladığı kitapta yer alan metaforlar bununla sınırlı değil tabii. Parmenides’in sürekli ve bölünmez varlığı tanımlamada kullandığı küre metaforu, Epikür’ün insana kendisini kucaklatan huzur bahçeleri, Montaigne’nin sebebi arayış değil kaçış olan yolculukları, Hegel’in çok katmanlı düşünce sistemini vurgulayan baykuş metaforu ve Walter Benjamin’in hiçbir taklidi olmayan aurası gibi felsefe tarihinde iz bırakmış ya da keşfedilmeyi bekleyen 24 imge açıklanıyor. Manzara ve insanlık durumlarını resmeden Guim Tió’nun çizimleri, metne güçlü bir sezgisel hava katıyor ve ortaya arşivlik bir eser çıkıyor. (MEA Yayınları)
Bir diğer kitap, Deborah Underwood’un DIŞ DÜNYA adlı resimli kitabı. Kitap; “Buradayım, seni özledim.” diye fısıldayan, sabırlı, cömert ve bir o kadar yaratıcı dış dünyanın sesini çocuklara taşıyor. İddiasız küçük ayrıntılarla tamamlanan eşsiz kâinatın, yani bir zamanlar parçası olduğumuz dış dünyanın, çocuk dikkatine ve devinimlerine duyduğu özlemi aktarıyor. (Okuyan Koala Yayınları)

Tabii özlem demişken, Alessandra Roscoe’nin karakterli bir sorudan yola çıkarak kaleme aldığı UÇUP GİDEN BAZI ŞEYLER adlı lirik anlatısını es geçmemeliyim. “Cesareti doğurarak yok olan korkuların” ve “Bir şey uçup gittiğinde ona ne olur?” sorusunun; dalgalarla, duygularla, hatıralarla, fikirlerle, bir tohumun sabrı ve sessizliğin şarkısıyla anlatıldığı kitap; yaşama sanatına ve dönüşmenin sihirli hattına övgü niteliğinde. (MEA Yayınları)

Hayat insanın karşısına, kat’i cevaplar beklediği yol ayrımları kadar rastlantısal patikalar da çıkarıyor. Yolculuklar, soru sormanın önemiyle ve doğru sorular sormayı öğrenmenin değeriyle taçlanıyor. Okuru “birlikte düşünme oyunu” oynamaya davet eden YA DA adlı kitap, basit soruların aklımıza ilk gelen cevapları kadar deneyim denkleminin bilinmeyenlerini bulmayı kolaylaştıran ipuçları da veriyor. (House of Geist)

Birbirinden ayrı dört kitap bütünleşiyor, bir yonca gibi görünüyor gözüme. Bazen kitaplığımda sabırla yonca ararken buluyorum kendimi, bazen kendi yoncamı yaratıyorum. Bazen de “kipat” dostlarım yoncalar armağan ediyor bana. Şanslıyım, diyorum.
Hayatın akışında durup tükenmek de hareketlenip büyümek de kırgınlığı fırsata çevirmek de bir tercih. Hırslanıp alçalmak, azmederek yükselmek ve dahası da… Sınavlarla çocukları sıralayan, tenkitle eğitimciyi yaralayan, “like”larla toplumu oyalayan, yetersizlik duygusu pompalayarak ebeveyni canavarlaştıran kötücül bir düzen içinde edebî gardımızı almaya çalışıyoruz.
Eğitim durumumuz ne olursa olsun; doğru sorular soramadığımızda, kendimizden emin olamadığımızda, öz saygımızı yitirdiğimizde, güce, paraya, üne ve etikete kandığımızda bu kötücül düzenin ekmeğine yağ sürüyoruz. İç sesinden kopmuş, dış dünyaya ve kendine kapanmış tuhaf bir türe dönüşmeye başlıyor; birlikte düşünemedikçe çirkinleşiyor, çoraklaşıyor ve yoksullaşıyoruz.
Peki, karamsarlığa kapılacak mıyız? Asla… Üzgün değil, özgün olacağız. “Sınırları olmayan bir oyuna, hangi oyunun oynandığını bile bilmeden dâhil olduğumuzdaki gibi.”