ABD’nin Küba’ya savaşı en acımasız evresine giriyor: Ablukadan boğmaya

ABD’nin Küba’ya savaşı en acımasız evresine giriyor: Ablukadan boğmaya
29 Ocak 2026’da Trump yönetimi, uzun süredir sürdürülen baskı kampanyasını boğucu bir araca dönüştürdü. Bir başkanlık kararnamesiyle, ABD’nin gümrük tarifesi sistemini, Küba’ya petrol satmaya cüret eden herhangi bir ülkeye karşı silaha çevirdi. Artık mesele Küba halkını yarımkürenin geri kalanından yalıtmak değil, kasıtlı bir topyekûn ekonomik sıkıştırma stratejisidir. Soğuk Savaş’tan bu yana görülmemiş ölçüde saldırgan bir hamledir.
SIKIŞTIRMA DÜZENEKLERİ
Küba’nın elektrik şebekesi, su pompaları, toplu taşıması, hastaneleri ve okulları ithal yakıtla çalışır. ABD, üçüncü ülkeleri zorlayarak bir ülkenin adeta yaşam metabolizmasını sekteye uğratmayı hedefliyor. Küba hükümetinin açıklaması da bunu ifade ediyordu: ülkeye yakıt girişini engellemek için tasarlanmış “şantaj, tehdit ve doğrudan zorlama”. Sonuç, halkın iradesini kırmak için açlık, karanlık ve hastalıkları siyasi silah olarak kullanan, uluslararası hukuku ihlal eden toplu cezalandırmadır.
BİTMEYEN SAVAŞ
Bunu “dış politika” olarak adlandırmak, onun doğasını hafife almaktır. Bu, on ardışık ABD başkanının tek bir amaçla, yani Küba’nın sosyalist projesini yok etmek için acımasızca sürdürdüğü, sürekli gelişen, çok taraflı bir savaş aracıdır.
Eisenhower (1960), Küba’nın ABD’ye ait rafinerileri kamulaştırmasının ardından ilk ablukayla saldırganlığı başlattı.
Kennedy (1961-1962), başarısız olan Domuzlar Körfezi çıkarmasıyla gerilimi tırmandırdı; ablukayı tam uyguladı ve ve Fidel Castro’ya karşı 630’dan fazla suikast girişimi de dahil olmak üzere Küba liderlerine yönelik sabotaj ve suikast girişimlerinden oluşan gizli bir program olan Mongoose Operasyonu’nu onayladı.
Clinton (1992-1996), Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından “nakavt darbesi” olması umulan hamleyi yaptı: Torricelli ve Helms-Burton yasalarını geçirdi. Bu yasalar ABD ablukasını sınırötesine taşıdı; Küba’yla ticaret yapan yabancı şirketleri cezalandırdı ve küresel ticaret üzerinde ABD’nin yetki iddiasını genişletti.
Trump (2017-2026), Obama dönemindeki kırılgan yumuşamanın ardından yalnızca yön değiştirmekle kalmadı; acımasızlığı derinleştirdi. Küba’yı yeniden “Terörizmi Destekleyen Devletler” listesine aldı. Bu siyasi bir kurgu olarak kınanan bir hamle oldu ve ayrıca 243 yeni yaptırım yürürlüğe soktu. En son yaptığı hamle olan 2026 tarihli başkanlık kararnamesi, adanın kaderini enerji kıtlığıyla mahvetmeyi amaçlıyor.
Stratejinin niyeti başından beri çıplaktı. Lester D. Mallory imzalı ve gizliliği kaldırılmış 1960 tarihli Dışişleri Bakanlığı notu, “para ve tedarik”i keserek “açlık, çaresizlik ve hükümetin devrilmesi” yaratılmasını savunuyordu.
‘ACIMASIZ İKİLEM’
Bu tasarlanmış krizin ölçülebilir, korkunç sonuçları var. 1990’lara gelindiğinde, sıkılaştırılan abluka kalori alımında %40’lık bir düşüşe ve tüberküloz ölümlerinde %48’lik bir artışa neden oldu. Bugün ise tıbbi ventilatörlerin, su arıtma yedek parçalarının ve en önemlisi bunları çalıştırmak için gerekli yakıtın satın alınmasını engelliyor.
Bu acı, ABD Kongresi’nde görev yapan Küba-Amerikan mafyası üyeleri tarafından gerekli bir fedakarlık olarak sunuluyor. Florida’nın ABD Temsilcisi Maria Elvira Salazar, geçtiğimiz günlerde şu ürpertici çıkarımda bulundu: “Bir annenin açlığı, acil yardıma ihtiyacı olan bir çocuk… Bunları düşünmek çok üzücü. Ama işte tam da bu, karşı karşıya olduğumuz acımasız ikilem: kısa vadeli acıyı hafifletmek mi, yoksa Küba’yı sonsuza kadar özgürleştirmek mi?”
Vaat edilen bu “özgürlük”, ABD şirketlerinin Küba’nın kamu hizmetlerinin %80’ini ve tüm ekilebilir arazinin %70’ini kontrol ettiği 1959 öncesi geçmişe geri dönüş anlamına geliyor. Bu, bütün bir neslin hesaplanmış acısıyla satın alınan, sömürme “özgürlüğüdür”.
‘DONROE DOKTRİNİ’
Trump’ın gerilimi tırmandırması, Latin Amerika ve Karayipler’in tamamını ABD’nin mülkiyeti ilan eden 1823 Monroe Doktrini’nin 21. yüzyılda yeniden canlandırılması olan “Donroe Doktrini”nin temel taşıdır. 3 Ocak 2026’da Venezuela’ya yapılan yasadışı saldırının ardından Trump açıkça şöyle demiştir: “Batı Yarımküre’deki Amerikan hakimiyeti bir daha asla sorgulanmayacaktır.” Bu doktrin uyarınca, bağımsız bir yol seçen, özellikle de Küba’nın dünyaca ünlü sağlık sistemi gibi insan ihtiyaçları için ekonomisini düzenleyen her ülke “ulusal acil durum” olarak kabul edilmektedir.
DIŞARIDA VE İÇERİDE SAVAŞ
Amerikan halkı için bunu uzak bir sorun olarak değil, sürekli bir mantığın parçası olarak görmek hayati önem taşıyor. Küba’nın ekonomisini boğmak için “ulusal acil durum” ilan eden aynı yönetim, “acil durum” gerekçesiyle ABD şehirlerinde ICE baskınları düzenliyor ve Renee Good ve Alex Pretti gibi kendi vatandaşlarını öldürüyor. 11 milyon Kübalıyı kendi kaderini tayin etme hakkı nedeniyle toplu bir tehdit olarak nitelendiren aynı zihniyet, göçmenleri ve azınlıkları da iç tehditler olarak nitelendiriyor. Abluka mantığı ile sınır mantığı aynıdır: Nüfusu ve kaynakları şiddetle kontrol etmek ve bütün insan gruplarını birer atık olarak nitelendirmek.
O halde, Havana’daki o evdeki titreyen mum, karanlığa karşı bir ışık olmaktan daha fazlasıdır. İmparatorluk düzenine karşı bir başkaldırıdır. Küba halkının ışıklarını açık tutmak için verdiği mücadele, tüm halkların kaderlerini belirleme hakkı için verilen temel bir mücadeledir; bu mücadele, hakimiyeti güvenlikle karıştıran ve zulmü güçle karıştıran bir imparatorluğun baskısından kurtulmak içindir. Geçmişte olduğu gibi, Kübalılar sadece hayatta kalmak için değil, ablukayı aşmak için de topluca bu zorluğa karşı ayağa kalkacaklardır.
Çeviren: Özge Güneş
Kaynak: peoplesdispatch.org