İran’dan sonra: ABD-İsrail düzeni çözülüyor mu?
İran’dan sonra: ABD-İsrail düzeni çözülüyor mu?
Arap dünyasında, özellikle Körfez’deki yerleşik siyasi çevrelerde tepki daha sertti ve oldukça açıklayıcıydı. “Yarı yolda bırakıp kaçmak” suçlaması yeniden gündeme geldi. Bu ifade, ABD’nin Irak’tan çekilmesi ve Asya’ya yönelmesi sırasında Barack Obama’ya yöneltilen eleştirileri hatırlatıyor.
Ortada çarpıcı bir çelişki var. Irak savaşına karşı olduğunu söyleyen pek çok kişi, ABD çekildiğinde de aynı derecede öfkeliydi. O zaman da şimdi olduğu gibi Washington savaşın kendisi için değil, onu kesin bir sonuca ulaştıramadığı için suçlanıyordu.
Axios’a göre kilit bölgesel müttefiklerin güçlü itirazlarına rağmen Trump İran ile uzlaşmaya gitti. Netanyahu karşı çıktı. Savaşın sürmesine ve başarılı olmasına stratejik olarak ihtiyaç duyan bazı Arap hükümetleri de karşı çıktı. Baskı marjinal değildi, merkeziydi. Buna rağmen aşıldı.
Netanyahu’nun öfkesi yalnızca duygusal değil, stratejik. Neyin tehlikede olduğunu biliyor. Eğer bu ateşkes sürer ve özellikle Washington ile Tahran arasında kalıcı bir anlaşmaya dönüşürse, uzun süredir inşa ettiği “yeni Orta Doğu” vizyonu sadece duraklamaz, çöker.
Bu savaşı mümkün kılan koşullar, yani zamanlama, ittifaklar ve varsayımlar, yeniden oluşmayabilir. Çünkü bu sıradan bir çatışma değildi. Siyasi fırsat, bölgesel hırs ve ideolojik saplantının kesiştiği bir andı. Ve o an artık geride kaldı.
Ancak bu durum daha rahatsız edici bir soruyu gündeme getiriyor: Arap hükümetleri neden bu sonucu memnuniyetle karşılamıyor?
Savaş biterse petrol altyapıları daha güvende olur. Ekonomileri daha istikrarlı hale gelir. Bölgesel tırmanma riski azalır. Geleneksel ölçütlere göre bu bir rahatlama olmalı.
Ama öyle değil.
Bunun nedenini anlamak için savaşın kendisinden ziyade, yıllardır bölgede şekillenen siyasi yapıya bakmak gerekir. Orta Doğu siyasetini belirleyen güçlü ama sessiz bir yakınlaşma vardı. İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında, İran tehdidini çevreleme ve nihayetinde ortadan kaldırma hedefi etrafında kurulan bir hizalanma.
Bu yalnızca söylem düzeyinde değildi. Finansal, siyasi ve stratejik bir gerçeklikti.
Bölgesel müttefiklerden yüz milyarlarca dolar Trump çevresine aktı. Çünkü onu “işi bitirecek” lider olarak görüyorlardı. Aynı aktörler Barack Obama’yı, yeterince ileri gitmediği için derin bir hoşnutsuzlukla anıyordu.
Onların gözünde Trump düzeltme, kararlılık, tırmanma ve nihai çözüm anlamına geliyordu.
Bu yüzden onu yalnızca bir siyasetçi olarak değil, bölgesel dönüşümün garantörü olarak konumlandırdılar. Ancak Washington’daki iç kaos ve ardından Joe Biden dönemine geçiş dengeleri tamamen değiştirdi.
Yine de görevden ayrılmadan önce Trump, damadı Jared Kushner’ın etkisiyle modern Orta Doğu siyasetindeki en önemli kırılmalardan birini gerçekleştirdi. İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında normalleşme anlaşmaları sağlandı.
Bu anlaşmalar yalnızca ilişkileri normalleştirmedi. Aynı zamanda açık bir ittifakı resmileştirdi. Bu ittifak sadece İran’a karşı değil, Filistin halkına ve direnişine karşı da konumlandı. Bölgenin siyasi mantığını yeniden şekillendirdi.
Bir süreliğine beklentiler yükseldi. İsrail’in stratejik öncelikleriyle uyumlu yeni bir Orta Doğu mümkün görünüyordu. Netanyahu sadece İsrail’in lideri değil, bölgesel düzenin mimarı haline gelebilirdi.
Sonra 7 Ekim geldi.
Filistin operasyonu ve ardından Gazze’de yaşanan İsrail kaynaklı yıkım bu süreci yalnızca kesintiye uğratmadı, aynı zamanda kırılganlığını açığa çıkardı. İsrail-Arap hizalanması tamamen dağılmadı ama ivmesini kaybetti, meşruiyeti sorgulandı ve geleceği belirsiz hale geldi.
Joe Biden yönetimi ve Dışişleri Bakanı Antony Blinken bu çerçeveyi kurtarmaya çalıştı. Strateji açıktı: İsrail’in sahadaki başarısızlıklarını sınırlamak ve sınırlı tavizlerle normalleşmeyi yeniden canlandırmak.
Trump’ın ikinci döneminde bu çaba daha da yoğunlaştı. Gazze’ye ilişkin Arap destekli BM girişimleri, özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararı, savaş sonrası yönetim için bir çerçeve sundu. Buna “Barış Kurulu” adı verilen geçici bir otoritenin kurulması da dahildi.
Karar ayrıca Uluslararası İstikrar Gücü’nün konuşlandırılmasını öngörüyordu. Bu güç bölgeyi güvence altına alacak, silahsızlandırmayı denetleyecek ve fiilen Filistin direnişini etkisiz hale getirecekti. Tüm bunlar, yukarıdan dayatılan yeni bir bölgesel düzen girişimine işaret ediyordu. ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş da bu bağlamda anlaşılmalı.
Netanyahu ve bazı Arap hükümetleri için bu savaş bir seçenek değil, zorunluluktu. İran ayakta kaldığı sürece, bölgesel ittifaklar ağı yani “direniş ekseni” bu yeni düzenin önünde engel olmaya devam edecekti.
Bazı Körfez ülkeleri başlangıçta temkinliydi. Bu temkin ihtiyat değil, daha önce elde ettikleri kazanımları kaybetme korkusundan kaynaklanıyordu. Suriye ABD yanlısı bir yönetim altında istikrara kavuşmuştu. Hizbullah zayıflamış görünüyordu. Ensarullah sınırlanmıştı. Gazze ise “yönetilebilir” durumdaydı.
Fakat savaş, hesapları değiştirir.
İran kararlı bir şekilde karşılık verince riskler somutlaştı. İşte bu noktada tereddüt yerini açık desteğe bıraktı. İsteksiz aktörler tırmanmanın savunucusu haline geldi. Çoğu zaman Trump’tan bile daha ileri gittiler. Onlar için ateşkes tarafsızlık değil, yenilgiydi.
Sonra Trump anlatıyı kendisi çözdü.
Savaşı gerekçelendiremeyince daha da tırmandırdı ve İran medeniyetini yok etmekle tehdit etti. Bu bir blöf değil, zaten yıkıcı olan bir operasyonun tehlikeli bir genişlemesiydi. Toplam yok etme mantığını devreye soktu ve felaket senaryosunu gündeme taşıdı.
Kendini sürekli son tarihlerle sıkıştırdı, sonra bunları bozdu ve yenilerini koydu. Her seferinde pozisyonu zayıfladı. Savaş uzadıkça gerçek netleşti. Bu kontrollü bir operasyon değil, giderek çözülen bir stratejiydi. Trump söylemini sertleştirdiğinde güç göstermedi, kontrol kaybını açığa çıkardı. Hızlı zafer illüzyonu ortadan kalktı. Yerini uzun süren çatışma, stratejik savrulma ve azalan getiriler aldı. Sonuçta iki aktör belirleyici oldu. İran halkı ve Amerikan kamuoyu. İran içinde beklenen iç çöküş gerçekleşmedi. Aksine toplum kenetlendi. Baskıya rağmen toplumsal dayanışma arttı. Washington ve Tel Aviv’in beklediği iç karışıklık ortaya çıkmadı.
ABD’de de tablo netti. Kamuoyu hiçbir aşamada savaşa güçlü destek vermedi. Anketler istenen yön değişimini yaratmadı. Özellikle kara harekatı ihtimali karşısında muhalefet derinleşti. Bu çok önemli bir nokta. Çünkü kamu desteği olmadan uzun süreli savaş sürdürülemez.
Bu koşullarda “kim kazandı” sorusu şu aşamada erken, hatta belki de anlamsız. İran savaşı başlatmadı. Savunma pozisyonunda kaldı ve topraklarını, halkını ve kaynaklarını korumayı başardı.
Aynı şeyi Trump ve Netanyahu için söylemek mümkün değil. Netanyahu için risk varoluşsaldı. Bu savaş belirleyici olmalıydı. En güçlü rakiplerini ortadan kaldıracak, İsrail üstünlüğünü pekiştirecek ve “Büyük İsrail” vizyonuna somutluk kazandıracaktı.
Bu proje şimdi baskı altında.
Önümüzdeki günler ve haftalar belirleyici olacak. Bu büyüklükte bir gelişme ciddi jeopolitik sonuçlar doğurmadan geçmez.
İsrail ve ABD olayları yeniden yorumlayarak itibarlarını korumaya çalışacak. Körfez medyası İran’ın kazançlarını küçültmeye uğraşacak.
Ama sonunda bunların önemi kalmayacak.
Önemli olan tarihin ne yazacağı olacak.
Kısaltarak çeviren: Yusuf Tuna Koç