“Hiç yoktan iyi”: Diplomalı gençlerin işli işsizliği

Gönül’e yeni evli biri olarak marketten aldığı ücretin nasıl olduğunu sorduğumda gülerek “Çalışmamaktan iyi,” diye yanıtlıyor; ardından, sanki cümleyi biraz daha yerine oturtmak istercesine, “‘Hiç yoktan iyi’ diye bir söz vardır ya…” diye ekliyor. Michael Denning’in “Kapitalizmde sömürülmekten daha berbat bir şey varsa o da sömürülmemektir” şeklindeki o veciz ifadesini hatırlatıyor bu yanıt bana.1 Gönül’ün “hiç yoktan iyi” dediği şey işte.
***
Hemen her gün kasasında sıra beklediğimiz zincir marketlerde Gönül gibi kaç kişi var, bilmiyoruz; bunun verisi tutulmuyor. Yine de marjinal bir olgudan söz etmediğimiz açık. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının 2024 verilerine göre yalnızca gıda perakendeciliğinde yaklaşık 660 bin sigortalı çalışan var, perakendenin tamamında bu sayı 1,5 milyonun üzerinde. Sektörün genç istihdamındaki ağırlığının son on yılda belirgin biçimde arttığıysa bir vakıa. TÜİK’in 2024 verilerinde ücretli çalışan lisans mezunlarının yalnızca yüzde 56,1’i eğitim gördüğü alanla uyumlu bir meslek grubunda çalışıyor; sosyal bilimler, gazetecilik ve enformasyon mezunlarında oran yüzde 20’lere kadar düşüyor. Alan dışında çalışan genç üniversite mezunlarının en fazla yoğunlaştığı meslek gruplarından biri de satış hizmetleri.
Bu tabloyu “herkesi üniversite mezunu yaparsanız olacağı bu” diye açıklamak fazla kolaycılık olurdu. Yükseköğretim gerçekten de son yirmi yılda olağanüstü genişledi; 25–34 yaş grubunda yükseköğretim mezunlarının oranı 2008’de yüzde 13,5 iken 2025’te yüzde 45,6’ya ulaştı. Gelgelelim, toplumsal eşitsizliği liyakat diye pazarlayan, sınıfsal ayrıcalığı kişisel meziyet sanan ahmak bir liberal değilseniz, yükseköğretimin daha geniş kesimlere açılmasını kendi başına bir sorun saymanız için pek neden yok. Asıl mesele, milyonlarca mezunun diplomalarını ellerine aldıklarında nasıl bir ekonomiyle, nasıl bir çalışma hayatıyla karşılaştıkları. Türkiye kapitalizminin son on yıllardaki büyüme biçimi önemli ölçüde düşük ücretlere, emek yoğun faaliyetlere ve özellikle inşaat, ticaret, lojistik ve hizmetlerin genişlemesine yaslandı. Böyle bir birikim yapısı, milyonlarca mezunu meslekî bilgi ve becerilerini kullanabilecekleri görece özerk işlerde soğurmak yerine önemli bir bölümünü düşük ücretli ve kolay ikame edilebilir işlere çekti. Marketler, mağazalar, kafeler, çağrı merkezleri, depolar ve platform işleri bu dünyanın parçaları. Tüm bunlar yaşanırken üniversitenin etrafında kurulmuş yukarı yönlü toplumsal hareketlilik vaadi ise büyük ölçüde yerinde kaldı. Diploma çoğaldı, ama onun bu vaadini yerine getirecek maddi koşullar aynı ölçüde genişlemedi. Aradaki mesafeyi bugün gençler kendi hayatlarıyla kapatıyor.
***
Bu mesafenin uzun süre en görünür yüzü diplomalı işsizlik oldu. Oysa mesele bir işe girmekle bitmiyor. Üniversite mezunu bir genç markette, çağrı merkezinde ya da depoda çalışmaya başladığında teknik olarak artık “işsiz” sayılmasa da eğitimle yaptığı iş arasındaki uyumsuzluk, mesleki beklentileri ve daha iyi bir işe geçme arayışı bitmiyor. Ben bu durumu “işli işsizlik” diye adlandırıyorum: insanın ücretli bir işi olduğu halde yaptığı işi hâlâ geçici bir durak olarak yaşadığı, iş aramaya ve başka bir hayata geçmeyi beklemeye devam ettiği eşikte bir hâl. Ücretli çalışmanın işsizlik deneyimini bütünüyle sona erdirmediği bu durum bugün en az diplomalı işsizlik kadar önemli bana kalırsa. Çünkü herkes sonsuza kadar “doğru” işi bekleyemez; bekleyebilmek de sınıfsal bir imkândır. Richard Sennett’in de vaktiyle işaret ettiği gibi, ayrıcalıklı bir genç, geleceğine dair bir süre “stratejik kafa karışıklığı” içinde kalmayı kaldırabilir; ailesinin kaynakları, çevresi ve eğitim ağları ona yeniden deneme ve yön değiştirme payı bırakır. Bu imkânlardan yoksun biri içinse belirsizliğin maliyeti çok daha yüksektir.2 Mezuniyet sonrasında yönünü aramak, yeniden sınava hazırlanmak ya da düşük ücretli bir stajı göze almak bile maddi kaynak gerektirir. Söz gelimi, Gönül’ü o zincir markette kasiyer olmaya götüren de yalnızca iş ilanlarının azlığı değildi; ailesine yük olma hissi, yaklaşan evlilik ve genç bir kadından beklenen “hayatını kurma” baskısı da aynı ölçüde belirleyiciydi.
Gönül’le ve burada anlattığım diğer gençlerle, 2022’de tamamladığım yüksek lisans araştırmam kapsamında Ankara ve İstanbul’daki zincir marketlerde yaptığım görüşmeler sırasında tanıştım. Üniversite mezunu olmak onları diğer market işçilerinden daha fazla sömürülen insanlar haline getirmiyordu elbette; zira düşük ücret, yoğun tempo, vardiyalı çalışma, gün boyu ayakta kalma, eksik personelle birden çok işi yapma, yönetici ve müşteri baskısı market çalışanlarının ortak sorunları. Diplomalı işçilerin deneyimini özgülleştiren, bu koşulların üniversite eğitiminin etrafında birikmiş beklentilerle çarpışmasıydı. Diploma bu gençlerin yaptıkları işi ya da işyerindeki konumlarını değiştirmiyordu; ama tersinden, kendilerinden bekleneni yerine getiremedikleri düşünüldüğünde bir anda görünür olabiliyordu. Görüştüğüm işçilerden biri, yaptığı bir hata üzerine müdürünün “Üniversite mezunusunuz da bu işi de böyle mi yapıyorsunuz?” diye çıkıştığını anlatmıştı. Böyle anlarda diploma bir imkândan çok, işçinin yetersizliğini yüzüne vurmanın aracına dönüşebiliyordu.
Bu gerilimin daha kişisel, hatta mahrem bir tarafı da var. Bazı görüşmeciler eski sınıf arkadaşlarıyla ya da hocalarıyla mağazada karşılaşmaktan ciddi biçimde rahatsız oluyordu. Biri özellikle okulundan uzak bir şubede çalışmak istediğini, bir başkasıysa eski hocasını görünce tezgâhın arkasına saklandığını anlatıyordu örneğin. Market işçiliğinin kendisinde utanılacak bir şey olduğundan değil; nitekim burada utancı üreten, işler arasında kurulmuş toplumsal hiyerarşi ile üniversiteye yüklenen sınıfsal vaadin karşılaşması. “Oku da kurtul” denilen kişi, sonunda kendisine kurtulması gerektiği öğretilen yerde buluyor kendisini. Sınıfsal konum ücret ve çalışma koşullarının ötesine geçip insanın kendisi hakkında verdiği hükümde de yaşamaya başlıyor. Toplumsal eşitsizlik böylece “sınıfın gizli yaraları”nda da kendini gösteriyor.
Diplomanın boşa düşen vaatlerinden biri de ekonomik bağımsızlık. Görüştüğüm üniversite mezunlarının evli olan ikisi dışındaki tamamı anne-babasıyla yaşıyordu. Ankara ve İstanbul gibi kentlerde market ücretiyle tek başına ev tutup bütün masrafları karşılamanın son derece güç olduğu malûm. Ücretin yetmediği yerde aile evi devreye giriyor; bu sayede kira ödenmiyor, yemek evde yeniyor, faturalar paylaşılıyor. Aile böylece düşük ücret rejiminin görünmeyen dayanaklarından birine dönüşüyor. Üniversiteyi bitirmiş, tam zamanlı çalışan bir insanın hâlâ ailesine bağımlı yaşaması, diplomanın etrafında kurulmuş “oku, meslek sahibi ol, kendi ayakların üzerinde dur” vaadiyle açık bir tezat oluşturuyor. Evden çıkmak, evlenmek, çocuk yapmak, kendi düzenini kurmak hep “daha iyi bir iş bulduktan sonra”ya erteleniyor. Çalışıyorlar ama çalışma, yetişkinliğe geçişi sağlamıyor.
Bu işlere dayanmayı mümkün kılan şeylerden biri bu “geçicilik” hâli. Neredeyse herkes markete “bir süreliğine” giriyor; “Ben zaten burada kalmayacağım” düşüncesi kötü koşullara katlanmanın yollarından birine dönüşüyor. Bu bakımdan, tez danışmanım Necmi Erdoğan’ın aynı tarihlerde yürüttüğü yoksulluk araştırmasında karşılaştığı, uzun süredir market işçiliği yapan Şahin’le benim görüştüğüm diplomalılar arasındaki fark dikkat çekici.3 On iki yıldır markette çalışan Şahin, çocukları üniversite okusa bile “olacağı marketçi abi” derken benim görüştüğüm diplomalılar ise marketi hâlâ bir “ara durak” sayıyor, diplomanın kendilerini başka bir yere taşıyacağı umudunu koruyorlardı. Kaygı da burada başlıyordu zaten: Ya ara durak sandığın yer son istasyonsa? Üç aylığına girilen iş bir bakmışsınız bir yılı, iki yılı buluyordu. Üstelik oradan çıkabilmek için gereken şeyi yapmaya çalışmak bile çoğu zaman işin kendisine takılıyordu. Söz gelimi, görüştüğüm bir genç, mesleğine dönebilmek için yeniden KPSS’ye hazırlanmak istiyordu, bunun için de bir dershaneye gitmesi gerekti. Gelgelelim dershane için paraya, para için çalışmaya ihtiyacı vardı; ama çalıştığında dershaneye ayıracak zamanı kalmıyordu. Kendi deyimiyle, “çok kısır bir döngü”ydü bu. Çalışmak bir yandan ayakta kalmasını sağlıyordu ama bir yandan da kurtulmak istediği yere hapsediyordu onu.
Bu yüzden yaygın kanının aksine bu gençlerin duygusunu basitçe “ümitsizlik” diye tarif etmek bana eksik geliyor. Ümit bütünüyle kaybolmuş değil; tam tersine, çoğu hâlâ KPSS’yi kazanmayı, başka bir iş bulmayı, bir biçimde oradan çıkmayı bekliyor. Ama bu ümit giderek huzursuz bir bekleyişe dönüşüyor. Üç aylığına girilen iş uzadıkça, “şimdilik” denilen hayat kalıcılaşmaya başlıyor. Belki de asıl duygu askıda kalmışlık: çalışıyor, para kazanıyor, bir yandan başka işlere bakıyorlar ama hayatın esas meseleleri hep biraz sonrasına kalıyor. Bu bakımdan görüşmelerde bu gençleri ortaklaştıran belirli bir politik yönelim yoktu belki; buna karşılık, güçlü bir “karşılıksızlık duygusu” hâkimdi, diyebilirim.
Bunun işyerindeki sonucu da önemli. Kendisini orada geçici gören biri için mesele çoğu zaman bulunduğu yeri değiştirmekten çok oradan çıkabilmek oluyor. Üstelik bu, diplomalı market işçilerine özgü de değil. Güvencesiz çalışma, sık iş değiştirme ve sürekli yeniden iş arama zorunluluğu çok daha geniş bir işçi kesimini bulunduğu yere geçici olarak uğramış insanlar hâline getiriyor. Böyle olunca gelecek, ortak çalışma koşullarını değiştirmekten çok bireysel çıkış güzergâhları üzerinden kuruluyor: başka bir ilan, sınav, terfi, başka bir şehir… Güvencesizlik burada bir çalışma koşulu olmanın yanı sıra, işçileri birbirinden ayıran bir yönetme biçimine dönüşüyor. Herkes kendi çıkışını arıyor ama birilerinin de o kasada durması gerekiyor.
Görüşmemizin sonlarına doğru Gönül de “Kendimi pek diyetisyen gibi hissetmiyorum artık,” demiş, ama market işçisi olarak kalmak istemediğini de eklemişti. Onun yaşadığı bu aradalık bugün diplomalı market işçilerinin çok ötesine taşmış, güvencesiz kapitalizm altında çalışan geniş kesimlerin ortak deneyimlerinden birine dönüşmüş durumda. Tam da bu nedenle bugünün meselesi, geçici görünen bu deneyimlerin ortaklığını görünür kılacak, onları kalıcı kolektif bağlara ve birlikte hareket etmenin zeminine dönüştürecek yollar aramak. Bizim “hiç yoktan iyi”miz de şimdilik budur.
Michael Denning, “Wageless Life,” New Left Review 66 (Kasım-Aralık 2010): 79.
Richard Sennett, Yeni Kapitalizmin Kültürü, çev. Aylin Onacak (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2011), 54.
Necmi Erdoğan, “Yoksunluk, yalnızlık ve işçilik: Market işçisi Şahin,” BirGün, 2 Ocak 2023.