Saray’ın beyanı ‘Seçim Erdoğan için yapılacak’: Makul sınırlar nasıl aşılacak?

OLAĞANÜSTÜ REJİMLE NORMAL MÜCADELE EDİLMEZ

Türkiye’de her bir yurttaş, toplumsal yaşam, ekonomik yıkım, yargı operasyonları ve daraltılan özgürlükler kıskacında daha ağır bedeller ödemeye başladı. Halkın büyük çoğunluğu da bu rejimden kurtulmak gerektiğini bulduğu her fırsatta açığa çıkartıyor.
Ancak geldiğimiz son noktada bir kez daha Saray yönetimi, ipleri ele almış durumda. İktidarın ne ekonomik ne de siyasi atılım yapacak mecali yok. Çareyi muhalefeti parçalara ayırmak, aday çıkaramaz hale getirmekte de görüyorlar. Bu konuda da Öcalan’la başladığı çözüm sürecinin ve CHP’nin başına atadığı Kılıçdaroğlu’nun işlerini kolaylaştıracağını düşünüyorlar.

Bu koşullara rağmen bu kadar rahat alan bulmalarının tek sebebi masa başında kurulan stratejiler, yargı ve kolluk aracılığı ile derinleştirilen baskı ortamı değil şüphesiz.
Rejim hala kendine bu kadar alan bulabiliyorsa ve bir kez daha seçim gündemi iktidarın kontrolünde bu denli hayatımıza giriyorsa burada muhalefet cephesine de bir göz atmak gerekli.

Öncelikle halk ne zaman siyasetin öznesi kılınsa büyük ya da küçük bir toplumsal enerji açığa çıktı. Bu çok net. O yüzden bugün neden bu alan tekrar Saray yönetimine kaldığına bakarken tersten gitmekte fayda var.


Bugünün BirGün’ü

HALK GÖRÜYOR AMA YER BULAMIYOR

İBB davasının siyasi anlamı, belediyelere yönelik kayyum ve çökme operasyonları, CHP’ye yönelik butlan hamleleri ve ardı arkası kesilmeyen gözaltılar rejimin kendi ömrünü uzatma planının parçaları olarak toplum tarafından net bir şekilde okunuyor. Burada bir sorun yok. Ancak sorun, bu anlayışı kavrama değil harekete geçme noktasında yaşanıyor.

Halk, rejimin bu olağanüstü düzenini görüp reddederken kurumsal siyaset hiçbir şey olmamışçasına “normalleşme” ve “makul sınırlar” içinde kalma ezberinden bir türlü tam anlamıyla çıkamadı.

Butlancı Kemal Kılıçdaroğlu ile YENİ Parti Lideri Özgür Özel’in tokalaşmasından, Mansur Yavaş’ın Erdoğan ile temaslarına kadar atılan her adımda toplumdaki tepki bunu özetliyor.
Muhalefetin pasif ve etki-tepki çizgisine sıkışmış tarzı halkta “Seçimler göstermelik olacak, tünelin sonu yine Erdoğan’a çıkacak ve bunları yenemeyiz” algısını beslerken özellikle 19 Mart sonrasında ana muhalefetin direnç gösterdiği, dümeni daha sola kırdığı yönündeki değerlendirmeler kısa sürede yerini durağanlığa bıraktı.

Rejim sertleştikçe durmadı, muhalefet ise iktidarın hamlelerine sadece anlık yanıtlar veren pozisyona geriledi. Önceleri kitleleri hareketlendiren mitingler, zamanla iktidar için zararsız rutin eylemlere dönüştü. Miting meydanlarının yürüyüşlere evrilmesi olumlu bir işaret olsa da, ana muhalefet sorunları tespit eden ama çözmek için fiili irade koyamayan bir “sorun dile getiricisi” rolüne büründü.

Kürt hareketi, içine çekildiği çözüm tartışmaları sürecinde muhalefet blokundan uzaklaşan bir görüntü verdi. DEM Parti’nin demokratikleşme vurguları, rejimin aralıksız sürdürdüğü saldırılar altında inandırıcılık krizine girdi. Rejimle “yol yürünebilir mi?” kaygısı muhalefet içi çatlakları derinleştirirken, çözüm eleştirisi yapanların “barış düşmanı” ilan edilmesi kırılmayı artırdı.

Meclis’teki diğer partilerin pragmatist yönelimleri, milliyetçi kanadın ‘terör’ söylemleri ya da Saray’ın atadığı butlan yönetimini muhatap alması, iktidara bir kez daha dağılmış bir muhalefet üzerinden rahat nefes alma alanı yarattı. Gelinen noktada 19 Mart’ta özneleşen yurttaş bir kez daha siyaset sahnesinin dışında kaldı.

Bu tabloyu sadece Meclis muhalefeti değil sendikaların, emek meslek örgütlerinin, toplumsal muhalefet bileşenlerinin tavrı da belirledi.

Geçtiğimiz Mayıs ayında, derinleşen ekonomik krizin etkisiyle yaz aylarının toplumsal muhalefet açısından oldukça sıcak geçeceği, genel grev tartışmalarının sokağa yansıyacağı beklentisi bir anda kayboldu. Beklenen olmadığı gibi üstünlük iktidarın eline geçti. Temmuz ayında yükselen asgari ücret tartışması son yıllarda neredeyse ilk kez gündemde kendine yer bulamadı.

DİSK başta olmak üzere emek ve meslek örgütlerinin toplumun biriken öfkesini örgütlemedeki yetersizliği dikkat çekti. Eğitimden sağlığa her alanda kriz derinleşirken, sendikal anlayışın sadece “basın açıklaması yapmakla” sınırlı kalması toplumsal dinamikleri harekete geçiremedi.

Madencilerin kararlı yürüyüşü ve özel sektör öğretmenlerinin ısrarcı hak aramaları gibi özgün örnekler, makul alanın dışına çıkıldığında halkın nasıl kitleselleşebileceğini gösterse de bu odaklar da genel bir direniş hattıyla birleştirilemedi.

REJİMİN ÇİZDİĞİ ÇERÇEVEYİ TARTIŞMAK

Rejime karşı mücadelede en çok eleştirilen odaklardan biri de muhalif medya mecraları ve ekran yüzleri haline geldi. Muhalif kamuoyunun haber alma kaynağı olan ekranlar, toplumsal yıkımı ve rejimin siyaseti dizayn eden operasyonlarını görünmez kılan magazinsel bir siyasete teslim oldu.

Muhalif medya figürleri bir yandan iktidarın dış politika adımlarını “siyaset üstü başarı” olarak sunup Erdoğan’ın aurasını överken diğer yandan Saray’dan atanan butlana meşruiyet devşiren bir dil kullanmaya başladı.

Yolsuzlukların ve operasyonların rejimin bekası için yapıldığı gerçeği ıskalanarak, halkın birikmiş öfkesine kanal açmak yerine rejimin belirlediği gündemlerle saatler dolduruluyor. Ülke böylesine çoklu bir krizin içerisine girmişken muhalif medyanın tartıştığı başlıklarda şu şekilde öne çıkıyor:

YENİ Parti seçime girebilecek mi, giremeyecek mi?

Aday Yavaş mı olacak, Özel mi?

Öcalan’ın konutu var mı, yok mu?

Erken seçim Nisan’da mı, Mayıs’ta mı?

YENİ Parti’nin üye sayısı kaç oldu? Ne kadar bağış toplandı?

SOSYALİSTLER VE SOL

Toplumun hiç olmadığı kadar politikleştiği, taleplerinin sol/sosyalist değerler üzerinden biçimlendiği bu tarihsel kesitte sosyalistler de tabloyu değiştirecek hamleleri yapmaktan uzak. Meclis siyasetine, vekillik hesaplarına ya da sadece kendi örgütünü büyütmeye odaklanan anlayışlar, rejimin yarattığı devasa yıkım karşısında yanıtsız.

“Rejim ile düzen muhalefeti aynıdır” diyerek tüm unsurları eşitleyen sığ yaklaşım da toplumun yaşadığı somut süreçleri kavramaktan ve kitlelerle bağ kurmaktan uzaklaşıyor. Rejime karşı mücadeleyi öncelediğini belirten siyasi anlayışların ise pratikteki bu birikimi örgütlü bir toplumsal güce dönüştürememesi, tablodaki umutsuzluk atmosferini derinleştiriyor.

Halkın bağ kurabildiği, özne olabildiği her momentte bir potansiyel açığa çıktığını defalarca gördük. Toplum, rejimin dayattığı bu düzenle uzlaşmak da, sistemin makyajlanarak revize edilmesini izlemek de istemiyor. Saray rejimi seçim sathını konuşmaya başladıysa, “Ne olursa olsun gitmeyeceğim” mesajıyla umutsuzluk iklimini büyütmek istiyorsa, bunun panzehiri iktidarın çizdiği sınırların içinde kalmak olamaz.

Ülkenin yüzde 70’inin rejimden kurtulma isteği ve değişim talebini inatla savunmaya devam etmesi saray rejiminin aşamadığı tek engel olarak duruyor. Erdoğan, muhalefetin tepesinde birliği dağıtmayı başarsa da halkın yan yana durma eğilimini yok edemedi. Rejimin önündeki en büyük engel, muhalefet için de en büyük şans durumunda.

Meclis muhalefetinden sendikalara, emek meslek örgütlerinden sosyalistlere bu rejimden kurtulmak istiyorsak belki de soru: Daha fazla ne kadar makul sınırlarda kalınacak?

Başa dön tuşu