Aslı Aydın ile söyleşi: Elde kaldı umut ekonomisi

1980’lerin Banker Kastelli vakasından bugünün fon skandallarına uzanan tarihsel süreklilik, kârı hızla özelleştirilip “kumarın” ve zararın toplumsallaştırıldığı tipik bir kapitalist işleyişi gözler önüne seriyor. Tera Yatırım operasyonuyla da tekrar gün yüzüne çıkan sistematik krizin sebeplerini, yapısal sorunları ve halka etkilerini iktisatçı Aslı Aydın değerlendirdi.

Tera Yatırım operasyonu, Türkiye’de borsanın ve denetimin nasıl işlediğine dair ne söylüyor? 

Öncelikle neyin bozulduğunu anlamak için önce nasıl çalışması gerektiğini bilmek önemli. En temelde hisse senedi, bir şirkete küçük bir parçayla ortak olmak demek. Yani fabrikaya, üretime, istihdama insanların birikimlerinin yönlendirilmesini sağlayan bir yatırım aracı.

Bu yönlendirmeyi de borsalar yapıyor. Sağlıklı işleyen bir borsada fiyat bir pusula görevi görür, hangi şirket daha üretken, daha iyi yönetiliyor, daha fazla ve sağlıklı büyüyorsa onun fiyatı ve yatırımcısına sunduğu getiri artar, bu özelliklere sahip olmayanlar da geride kalır. Herkesin hangi şirkete yatırım yapacağını araştıracak bilgisi ya da vakti yok, dolayısıyla fonları da bu sistemde bir köprü gibi düşünün. Fonlarda birçok kişinin küçük birikimi bir havuzda toplanıp uzmanlarca yönetiliyor. Bu hem küçük yatırımcının riskini dağıtıyor hem de ekonomiye büyük ve sürekli bir kaynak akışı sağlıyor. Bu, elbette sanayileşen rekabetçi ekonomilerde olan bir yapı. Bugün fon krizi özelinde konuştuğumuz yapı ise sadece manipülasyon amaçlı kurulan şirketlerin borsada bu amaçla faaliyet yapmasından ibaret.

Sağlıklı ekonomilerde borsa ve fonların ekonominin kısa vadeli nakit akışının desteklenmesinde, vatandaşın birikiminin enflasyona karşı korunmasında önemli bir rolü var.

Tamamen güvene dayalı olan bu sistemin teminatı ise düzenleyici ve denetleyici kurumlar. Fiyatlar gerçek değeri yansıtmazsa pusula bozulur ve yanlış fiyatlamaların oluştuğu büyük zararlar ortaya çıkar. Bugünkü gibi kriz anlarında ise fatura tüm halka çıkar.

Bu yüzden SPK’nın görevi, kimin fon yönetebileceğini belirlemek, şeffaflığı sağlamak, riskli yatırımlara sınır koymak ve yapay fiyat hareketlerini zamanında durdurmaktır.

Bugün yaşadığımız krize bakınca, söz konusu fonların hacimsiz/sığ hisseleri sürekli alarak fiyatlarını şişirmesiyle hikayenin başladığını görüyoruz.  Ekranda parlak getirileri gören insanlar bu fonları alıyor, fiyatlar uçuyor, gelen parayla yine aynı hisseler alınıyor. Böylece yatırımcının parasıyla fiyatın şişirildiği, şişen fiyatın da yeni yatırımcı çektiği döngü yaratılıyor. SPK fonların bu hisselerde tutabileceği payı sınırlayınca satış başladığı anda kıyamet kopuyor. O fiyatlardan alıcı bulunamayınca hisseler çöküyor, yatırımcıların paralarını çekmek istemesiyle fonlar ödeme yapamaz hale geliyor.

Burada düzenleyicilerin hatası, sorunu görmemek değil, gördüğü halde beklemekti. SPK bu olağandışı fiyat hareketlerini aylar önce gözlemlediğini kendisi açıkladı. Ama önlem geç geldi ve bu sürede balon büyümeye, en tepeden giren yatırımcıların sayısı da artmaya devam etti.

Sadece SPK değil MASAK gibi kurumların da bu gibi krizlerde büyük bir görevi olduğu ortaya çıkıyor. Türkiye’de son yıllarda üretmeden, katma değer yaratmadan müthiş bir zenginleşme yaşayan kesim var. Çok da aleni bir şekilde bu zenginleşmeyi yaşıyorlar.

EKONOMİ KÖTÜLEŞTİKÇE SAHTE VAATLER ARTIYOR

Benzer krizleri tekil bir kurumun usulsüzlüğü olarak okumak ne anlam ifade ediyor? Sistemin ürettiği açıklar nereye oturuyor? 

Baktığımızda 1980’lerin banker krizi, batan bankalar, Çiftlik Bank gibi şimdi de karşımızda fon krizini bulduk. Araçlar ve isimler değişiyor ama hikaye hep benzer. Yüksek getiri vaadi, geç müdahale, çöküş, gözaltılar ve uzun yıllar süren mağduriyet. Demek ki yapısal açıklar var.

Bu açıklardan ilki ve en etkilisi şüphesiz yüksek enflasyon. Eldeki, bankadaki para eriyor. Dolayısıyla eline para geçen vatandaş sürekli yüksek getiri kovalamak zorunda hissediyor kendini, bu da riskli ürünlere talep yaratıyor. İkinci açık finansal piyasaların sığlığı. Bu da fiyatları şişirmeyi kolaylaştırıyor. Bu iki açığın üzerine bir de fonu yönetenin, aracılık yapanın, borç verenin ve konu olan şirketlerin aynı grubun çatısı altında olduğu çarpık yapıyı eklerseniz neden Türkiye’nin bu tür Ponzivari yapılar üretebildiğini görebiliyoruz. Bu yapı içinde denetimin ve müdahale de genelde balon patladıktan sonra geliyor.

Bakın aracı kurumlardan borç alıp hisse alan yatırımcı başına düşen kredi, tarihin en yüksek seviyesine çıktı. Yani insanlar borçla da risk alıyor ki en tehlikelisi de bu. Bu sadece bireysel bir tercih değil, sistemin de bir parçası. Aracı kurumlar yatırımcılara verdikleri bu krediyi bono çıkararak finanse ediyor. Bu bonoların en büyük alıcısı ise “güvenli” diye bilinen para piyasası fonları. Kriz anında bu fonlardan çıkış, zincirleme reaksiyonla borsada bir satış dalgasına yol açıyor.  Yani sorun tek bir kurumun usulsüzlüğüyle sınırlı değil. Vatandaşın kumbarası sandığı fon, başkasının borçla aldığı hisseyi finanse ediyor. Bu halka koptuğunda, zincirin tamamı sarsılıyor.

İNSANCA YAŞAMAK HAYAL

Dar gelirli insanlar neden borsaya, ev ve araba üzerinden fırsat yatırımlarına ya da riskli araçlara yöneliyor? 

Çünkü ellerinde sadece Umut Ekonomisi kaldı. Öylesine bir yüksek enflasyon yaşamıyoruz, çok ciddi bir yoksullaşma içinden geçiyoruz. Artık ev sahibi olmak hayal, araba alma fikri çok uzak çoğunluk için. Kaybedecek çok az şeyi olan biri için “yılda biraz daha fazla kazan” vaadi pek bir şey ifade etmiyor. Asıl umut, hayatı değiştirecek o tek büyük vuruş.

Okuyarak, çalışarak hayatını değiştirme yolları çok dar artık. Dolayısıyla bu tür riskli yatırımlara yönelebiliyor insanlar. Bir de teknolojinin ayağa getirdiği kapıyı düşünürsek… Eskiden bir hisse senedi işlemi için bankaya veya aracı kuruma gitmeniz gerekiyordu, şimdi elinizde telefondan tek tık ile işlem yapabiliyorsunuz. İşte bunun adı Umut Ekonomisi… Tek bir tık ile sınıf atlama, hayali bile zor olan o eve belki biraz daha yakınlaşabilme, araba sahibi olmanın çok küçük ihtimalini satıyor.

Bir de elbette yüksek getiri vaatlerinin toplumdaki yayılım hızı aynı derecede yüksek oluyor. Etrafınızdaki herkes kazanıyormuş gibi görünürken siz kenarda kalırsanız, kendinizi kötü ve geride kalmış hissedersiniz. Bu geride kalma korkusu, insanları risklerini anlamadıkları araçlara itiyor maalesef.

Tera dolandırıcılığı: Bizim büyük çaresizliğimiz

Başa dön tuşu