Omar Victor Diop ile sanat, tarih ve arşiv üzerine

‘Allegoria’da, insan-doğa ilişkisini ve çevresel adaleti neden bir dizi otoportre aracılığıyla işlemeyi seçtiniz?
Otoportrelerim tam anlamıyla otoportre sayılmaz, projelerim hiçbir zaman otobiyografik nitelik taşımaz. Konu benim kişisel deneyimlerimle ilgili değil. Bunu genellikle şöyle ifade ederim: “Ücretsiz çalışan bir modelim var; kendisi hep müsait, büyük bir istekle çalışıyor ve en iyi açılarını da ben biliyorum: O kişi benim!” Allegoria’da klonlarımı yaratıyorum ve bir grup oluşturuyoruz; bu, insanlığın alegorik bir temsili. Kardeşçe bir topluluk, tek yumurta ikizlerinden oluşan bir köy. Bu yaklaşım, görsellerden kimliğimi arındırıyor ve odağı projenin temasına kaydırıyor; yani çevresel ayak izimizi azaltmadaki kolektif sorumluluğumuza ve bu gezegene dair algımızı gözden geçirme gerekliliğimize. Bu gezegende şanslı konuklarız ama her şeyin sahibiymişiz gibi davranıyoruz. Elbette böyle bir tutumun sonuçlarıyla da yüzleşiyoruz. Görüntülerin barındırdığı zarif estetiğe rağmen, yansıyan vizyon; doğanın tamamen yok olduğu ve geriye çok az sayıda insanın kaldığı bir dünyaya aittir. Allegoria’nın sorduğu temel soru şudur: “Sadece çok az sayıda insanın yaşadığı bir dünya nasıl görünürdü?”, “Eğer bir ‘son gün’ olsaydı ve yeryüzündeki son insanlar biz olsaydık, manzara nasıl olurdu?” Allegoria’da, çocuklarımıza anlattığımız hikâyelerde yer alan hayvanların artık var olmadığı bir dünyayı hayal ediyorum. Melankolik insanlar; yok olmuş bir doğadan geriye kalan kalıntılara tutunan insanlar hayal ediyorum.
Fotoğraf: Lee Shulman
Fotoğraflarınız estetik; oysa altında tarih, sömürgecilik, kimlik, eşitsizlik ve ekolojik kriz gibi çetin meseleler yatıyor. Estetik ile politik içerik dengesini nasıl kurdunuz?
Güzelliği ciddiyetsizlikle ilişkilendirmiyorum. Güzellik son derece meşru bir dil; benim içinse bundan da ötesi: Onu kullanmak heyecan verici ve yaratıcı bir meydan okuma. Güzelliği ve estetiği kullanarak zorlu bir konuya dikkat çekmek benim için çok daha zorlu ama bir o kadar da tatmin edici bir süreç. Umuyorum ki görüntü üzerine düşünürken eserin neyi konu aldığını da fark ederler. Tıpkı acı bir kahveye birkaç damla süt eklemek gibi.
IRK AYRIMCILIĞININ ABSÜRTLÜĞÜ
‘Being There’ kapsamında Arles’da Lee Shulman’ın 50’ler ve 60’lardan derlediği, kimliği belirsiz kişilerin aile fotoğraflarının içine kendinizi yerleştirme deneyimini anlatır mısınız?
Bu benim için yeni bir alan. İş birlikleri harikadır çünkü iki farklı yaşam deneyimini, kişiliği ve farklı üretim pratiğini karşı karşıya getirme fırsatı sunarlar. Bu projeye gelene kadar, klasik tabloların içinde poz vererek onları canlandırmış ve arşivleri dijitalleştirip kolajlarıma dâhil etmiştim ama ilk kez bir arşivin içine ‘adım atma’ fırsatı buldum. Bu, tamamen farklı bir yaklaşım. Lee Shulman ve ben, ırk ayrımcılığının çok keskin olduğu o dönemin beyaz Amerika’sında, topluma uyum sağlamış siyah bir adamın yaşamını hayal edebildik. Canlandırdığım bu karakteri yaklaşık 80 fotoğraf boyunca, her durumun içinde izleyebiliyorsunuz. O, ortamdaki tek siyah kişi olmasına rağmen son derece normal, mutlu ve tehdit altında hissetmeyen bir profil çiziyor. Bazı fotoğraflar gerçekten çok komik. Ancak birkaç kareyi inceledikten sonra insan, ırk ayrımcılığının absürtlüğünü fark etmeden edemiyor. Ne yazık ki hâlâ güncelliğini koruyan ve büyük önem taşıyan ırkçılık ve ayrımcılığı ele almak adına geçmişi sorgulamanın ve arşivle oynamanın bu yeni yolunu çok sevdim.
Mizahın siyasi bir araç olarak gücünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mizah çok güçlü bir araçtır, sanatta her zaman kullanılmıştır. Sinemaya baktığınızda, Charlie Chaplin gibi bir ismin, yoksul işçilerin modern dünyada ezildiği sanayileşmiş 20’nci yüzyılın sertliğini ele alırken kahkahayı kullanma konusunda ustalaştığını görürsünüz. Sahne sanatlarında ise Josephine Baker, ırkçılık ve üstünlükçülük meselelerini ele almak için, şakacı ve eğlenceli tavrını kullanmıştır. İnsanları biraz olsun güldürmeyi başardığınızda onları kendinize yaklaştırırsınız; böylece anlatmaya çalıştığınız şeyleri dinlemeye daha istekli hâle gelirler.