Almanya sandığından gelen mesaj

AfD artık yalnızca tepki oylarını çeken bir parti olmaktan çıkıyor. Göç karşıtı ve Almanların çıkarlarına endeksli muhafazakâr siyasetinin “yönetim alternatifi” olarak da kabul edilmeye başlandığı anlaşılıyor. Özellikle ülkenin doğusunda gelir düzeyinin düşük, sosyal sorunların daha derin ve federal hükümete tepkinin yoğun olduğu bölgelerde partinin yakaladığı güçlü ivme, bunun en önemli işareti.

Die Linke’nin Berlin’deki yükselişi farklı bir siyasal sonuç üretse de iki sonuç da bir ölçüde ortak bir paydaya sahip. Berlin’in kozmopolit yapısı partiye elverişli bir sosyolojik taban sunsa da yüksek kiralar gibi hayatın en belirgin sorunlarına yönelik genç ve eğitimli nüfus başta olmak üzere halkın geniş kesimlerini kuşatan bir programla hareket edilmesi başarının anahtarı olarak okunabilir.

Berlin’deki tablonun sol adına ülkenin genel durumuyla örtüşmediğini kabul etmek gerek. Bununla birlikte Berlin’deki sonuç önemli bir imkâna işaret ediyor. Soyut ve geneli ilgilendirmeyen tartışmalar yerine yaşam maliyetini, gelecek kaygısını ve gündelik sorunları merkeze alan, bunlara eşitlikçi ve kamucu çözümler öneren bir siyaset, doğru temsilciler ve etkili bir kampanyayla bir partiyi mevcut tabanının ötesine ulaştırabiliyor.

Elbette Türkiye için de Almanya seçimlerinden alınacak dersler var. Siyasetteki temsil sorununun yanında, liberallerin dilinden düşürmediği “iktisat biliminin kabul görmüş yöntemleri” bizde de bir kurtuluş reçetesi olmaktan uzakta. Ancak memleketin özgün siyasi koşullarını gözden kaçırmamak gerekir. Bizim ülkemiz, farklı siyasi programlara sahip siyasi partilerin, eşit şartlarda ve adil rekabet koşulları içinde mücadele ettiği bir ülke değil. “Haydi halkçı bir program yapalım da seçimi kazanalım” düşüncesi burası için fazla iyimser kalır.

Türkiye, yaşadığı ekonomik ve sosyal sorunlara ek olarak ağır bir demokrasi kriziyle karşı karşıya. Devlet mekanizmasını kontrol eden iktidar, bürokrasi ve yargıyı siyasallaştırdığı mevcut denklemde muhalefetsiz bir düzeni hayata geçirmek amacıyla önündeki tüm engelleri her türden yöntemi mubah görerek ortadan kaldırmaya çalışıyor.

Dolayısıyla burası Almanya değil ve bütüncül bir yaklaşım geliştirilmeli. Bir taraftan demokrasinin kaybedilme tehlikesini gören ve buna karşı dirençli bir set ören, diğer taraftan düzenin sistematik şekilde yoksullaştırdığı geniş halk kesimlerine eşitlikçi, güvenceli ve adil bir yaşamın mümkün olduğunu inandırabilen bir politik hatta ihtiyaç var.

AKP iktidarı kendini alternatifsiz göstermek için siyasetin alanını daraltarak baskının seviyesini devamlı olarak artırıyor. Ülkenin temel sorunlarını çözemiyor, bunun yerine halkın memnuniyetsizliğinin muhalif dinamiklerle birleşmesini engellemeye odaklanıyor. Bunu muhalefeti felç ederek ve darbelerle hareket edemez hale getirerek yapıyor.

Kendi ürettiği devasa sorunlar karşısında göstermelik projeler geliştiren iktidar, mağdur ettiği kesimleri yine kendisine muhtaç hissettirmeye çalışıyor. Sorunların kaynağı olarak dışsal faktörlere işaret ederken kendisini “çözümün adresi” olarak konumlandırıyor. Aslında sorunları yok edemiyor, orman yangınına bir bardak su döküyor.

Sadece “Erdoğan gitsin” demek dün yeterli olmadı, yarın da olmayacak. AKP düzenine karşı adil bir düzeni inşa etme iddiası da eğer arkasında güçlü bir halk örgütlülüğü yoksa bir anlam ifade etmeyecek. Çünkü rejim, klasik bir parti organizasyonunu ve kişilerle sınırlı siyasi sıçramaları engelleyebilecek bir ölçüsüzlükle hareket edebildiğini çok defa kanıtladı.

Merkez siyaset dünya genelinde irtifa kaybederken Türkiye toplumu da kuşkusuz farklı seslere daha açık ve meraklı hale geldi. Ancak bizde sadece “ezber bozan” bir program ya da söylem seti değil, aynı zamanda saldırılara dayanıklı güçlü bir direniş hattının en geniş çeperde kurulması gibi bir zorunluluk var. Muhalefetin ve dolayısıyla ülkenin geleceğini bu hattın akıbeti belirleyecek.

Başa dön tuşu