“Görünürlük ile değer aynı şey değil”

Romanda gerçek ile kurmaca arasındaki sınır giderek belirsizleşiyor. Bu sizin için yalnızca bir anlatım tercihi mi, yoksa “gerçek” dediğimiz şeyi sorgulamanın da bir yolu mu?

Romanda Cumhur Bey sonesini “Ve hayaldir aslında / Gerçeğin tek efendisi” diyerek bitiriyor. Felsefede de gerçeğin bilgisi “gerekçelendirilmiş inanç” olarak tanımlanmıştır. Siyah Ciltli Kitap da okurdan gerçek kabul ettiği şeylerden kuşkulanmasını talep ediyor.

“Gerçek” sözcüğü, anlamı itibarıyla bir kesinlik ve katılık duygusu uyandırıyor; oysa onu elimize aldıkça ne kadar kırılgan, değişken ve anlatılara bağımlı olduğunu fark ediyoruz. Roman da özünde gerçek ile kurmaca —hayallerimizin ve kendimize anlattığımız hikâyelerin— arasındaki ince sınırın peşinden gidiyor.

Üslubun da aynı arayışı takip etmesini istedim. Kurmaca, gerçek saydığımız şeyin; kurmacanın kurmacası ise giderek kurmacanın yerini alıyor ve aralarındaki çizgi inceliyor. Dolayısıyla bu yalnızca bir anlatım tercihi değil, “gerçek” dediğimiz şeyi sorgulamanın da bir yolu. Romanı, özüyle üslubu arasında böyle bir uyum oluşmasını gözeterek yazmaya gayret ettim.

Karakterin kendi hayatını anlatan bir kitabı okuması romanın temel fikirlerinden biri. Sizce insan kendi hikâyesini dışarıdan gördüğünde kendisine de yabancılaşır mı?

İnsan kendisine fazlasıyla yabancıdır; çoğu zaman ömrünü kendini tanımadan tamamlar. Jung’un kavramlarıyla söylersek personasının ardına gizlenir, gölgesinden ise kaçar. İnsanın, özellikle karanlık yanlarıyla yüzleşmeye pek tahammülü yoktur. Kendi hikâyesini dışarıdan görmek bu yabancılaşmayı yaratmaktan çok, öteden beri var olan yabancılığı açığa çıkarır.

Sahaf Mehmet Bey, okuduğu kitapta kendisiyle karşılaştığında, romandaki kopyası gibi Siyah Ciltli Kitap’ı sahiplenir. Edebiyata tutkuyla bağlı birinin eser hırsızlığına kalkışması da kendisine yabancılaşmasının bir sonucudur. Mehmet Bey kendi özünden uzaklaşır; ürettiği hikâyeler ve bunlarla gerekçelendirdiği savlar aracılığıyla yazarın yerine geçmek ister.

Sanırım bu yabancılaşma insan olmanın özünde var. Kişi hayatını bir kitapta okumasa bile, yaşantıladıklarını zihninde durmadan yeniden anlatır; bazı şeyleri öne çıkarır, bazılarını unutur, bazılarını da kendini haklı çıkaracak biçimde değiştirir. Böylece kendi hayatının hem kahramanı hem anlatıcısı olurken farkına varmadan kendisinin kurmaca bir versiyonuna dönüşür.

Romanda yayınevleri, eleştirmenler ve edebiyat çevreleri de tartışılıyor. Size göre bugün bir eserin değerini en çok kim belirliyor: yayıncı, eleştirmen, okur, yoksa zaman mı?

Yayıncılar, eleştirmenler ve edebiyat çevreleri bir eserin görünürlüğünü, dolaşımını ve nasıl karşılanacağını güçlü biçimde etkiliyor. Yayıncı eseri okura ulaştırıyor, eleştirmen ona belirli bir bağlam öneriyor, edebiyat çevreleri ise kimi kitapları öne çıkarırken kimilerini gölgede bırakabiliyor. Fakat görünürlük ile değer aynı şey değil.

Bir eserin değerini nihayetinde okurun onunla kurduğu ilişkinin belirlediğini düşünüyorum. Zaman da kendi başına hüküm veren soyut bir yargıç değil; zaman dediğimiz şey, değişen çağlar ve kuşaklar boyunca eseri yeniden okuyan insanlardan oluşuyor. Bir kitabın kalıcılığı, farklı dönemlerde farklı okurlarla tekrar tekrar yeni ilişkiler kurabilmesine bağlı. Bu nedenle son sözü zamandan çok, zaman içinde değişen okurların söylediğine inanıyorum.

Okura her şeyi açıkça vermiyor, bazı boşlukları onun tamamlamasını istiyorsunuz. Okur bir romanın anlamını ne ölçüde yazarla birlikte kurar?

Borges, “Pierre Menard, Don Quijote’nin Yazarı”nda bu meseleyi hayret verici bir biçimde ele alır. Sözcüğü sözcüğüne aynı iki metnin, başka çağlarda ve başka kişiler tarafından yazılıp okunduğunda bambaşka anlamlar kazanabileceğini gösterir. Böylece eserin anlamı yazarın niyetine bağlı olmaktan çıkar; her okuma, eseri bir bakıma yeniden yaratır.

Ben de bu görüşe yakın duruyorum. Yazar metni kurar, sınırlarını çizer ve bazı işaretler bırakır; fakat o işaretlerin okurun zihninde nasıl birleşeceğini bütünüyle belirleyemez. Özellikle metindeki boşluklar, okuru edilgin olmaktan kurtarıp anlatının katılımcısına dönüştürür. Her okur kendi deneyimleri, korkuları, arzuları ve hafızasıyla o boşlukları başka türlü doldurur. Böylece aynı eserin her okurun zihninde yeni bir kopyası ortaya çıkar. Hatta yazar bile yıllar sonra kendi eserini okuduğunda onda başlangıçta düşünmediği anlamlar bulabilir. Bu bakımdan romanın anlamı yazar tarafından tamamlanıp okura teslim edilmez; metin ile okurun her temasında yeniden kurulur.

Romanda “öteki ben”, kopya ve doppelgänger fikri önemli bir yer tutuyor. Bu tema üzerinden insanın kendine yabancılaşmasını mı, yoksa değişmez bir “ben” fikrini mi sorguluyorsunuz? Nasıl açıklarsınız?

İkisini birbirinden ayrı görmüyorum. İnsanın kendine yabancılaşması, bir ölçüde değişmez ve bütünlüklü bir “ben”e sahip olduğu yanılsamasından doğuyor. Oysa insan, hayatı boyunca anbean fiziksel ve zihinsel değişimler geçirir. Zihinsel değişimin hızı genelde öylesine yavaştır ki kişi bunun farkına varmaz; tıpkı nasıl yaşlandığımızı anlayamamamız gibi. Kendimizi hep aynı kişi sanırız, fakat geriye dönüp baktığımızda bir zamanlar olduğumuz insana ne kadar uzaklaştığımızı görürüz; tabii eğer bunu görmeyi istiyorsak.

Romanda Tatar Çölü’ndeki Teğmen Drogo üzerinden bu düşünceyi belirginleştirmeye çalıştım. Drogo’nun değişimi de tek bir kırılma anında değil, fark edilmesi güç bir yavaşlık içinde gerçekleşir. Sahaf Mehmet Bey ise kendi benliğiyle benzer bir mücadele içindedir; ancak onun dönüşümü, gündelik hayatlarımızda karşılaştığımızın aksine, son derece kısa bir zamana sıkışır. Öyle değişir ki sonunda kendisini tanıyamayacak hâle gelir.

Öteki ben, kopya ve doppelgänger fikri burada şu soruyu ortaya atıyor: Karşımızdaki kişi bize bütünüyle benziyorsa hangimiz asıl, hangimiz kopyayız? Dahası, değişmeye devam ediyorsak “asıl ben” diye sabit bir varlıktan söz edebilir miyiz? Bununla birlikte, Siyah Ciltli Kitap’ta Mehmet Bey’in dönüşümünün gerçekten gerçekleşip gerçekleşmediği, gerçekleştiyse tamamlanıp tamamlanmadığı kesin bir sonuca bağlanmaz. Bu sorunun cevabını okura bırakmak istedim.

Başa dön tuşu