Avrupa’da aşırı sağın tehdidi

ABD-Çin küresel hegemonya mücadelesinde Avrupa’nın geride kalışı, özellikle ileri teknolojilerde bu rekabete ayak uyduramayışı; imalat sanayinde pazarları başta Çin, doğu ülkelerine kaptırması sonrası istihdamın daralışı; tüm kıtaya farklı dozlarda damgasını vuran refah devleti uygulamalarının giderek zayıflayışı; merkez sol-sosyal demokrat partilerin Üçüncü Yol politikalarıyla kapitalist küreselleşme tasarımına teslim oluşu sonucu işçi sınıfıyla bağlarının kopuşu; Paris, Berlin, Milano, Barcelona-Madrid gibi kozmopolit metropol merkezler yükselirken, taşranın, kırsal bölgelerin ihmal edilmesinin Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketinde gözlemlediğimiz gibi reaksiyoner tepkileri körükleyişi gibi nesnel gelişmeler aşırı-sağın güçlenmesini getirdi. Söz konusu süreçlerin yoksullaştırdığı, yabancılaştırdığı halk kesimlerinin bu çizgideki partilere yönelmesi ivme kazandı.
HER DÖRT SEÇMENDEN BİRİ AŞIRI SAĞ EĞİLİMLİ
İngiliz The Guardian gazetesinin aktardığına göre, 150 siyaset bilimci tarafından yürütülen bir araştırmaya göre, Avrupa genelinde her dört seçmenden biri, aşırı-sağ partilere oy veriyor. Bu eğilim 90’lar ortalarına kıyasla beş kat artışı temsil ediyor. Son üç yılda sağa kayışta yeni bir tırmanış gözlemleniyor. Birleşik Krallık’ta Nigel Farage’nin özellikle Brexit referandumunda atağa kalkan Reform partisi, Fransa’da Marine Le Pen’in Ulusal Birlik partisi, Almanya’da AfD, Avusturya’da Özgürlük Partisi, Belçika’da Vlaams Bloku kamuoyu yoklamalarında zaman zaman ilk sıraya yükseliyor.
Avusturya’da Özgürlük Partisi 2024 seçimlerinde oyunu %16’dan %29’a yükseltirken Fransa’da Ulusal Yürüyüş parlamento seçimlerinden %19’dan %37’ye sıçrayarak birinci parti haline geldi, Portekiz’te Chega %7’den %18’e belirgin bir gelişme kaydetti. İspanya’da çıkışa geçen Vox Partisi’nin ise genel seçimlerde merkez sağ Halk Partisi’yle olası koalisyonu konuşulmaya başlandı.
Aşırı sağ partiler İtalya, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan ve Finlandiya’da koalisyon ortağı iken İsveç’te azınlık hükümetinin destekçisi konumunda. Buna karşın geçen yıl Hollanda’da Geert Wilders’in Özgürlük Partisi’nin oylarının üçte birini kaybederek ikinci sıraya düşmesi, Macaristan’da Viktor Orban’ın Fidesz Partisi’nin merkez sağ rakibi karşısında net bir seçim yenilgisi yaşaması yüreklere su serpen gelişmeler oldu (The Guardian 24 Haziran 2026).
YERLİCİLİK VE OTORİTERLİK YANLILIĞI
Aşırı-sağ patilerin ülkelerine göre tarihsel, kültürel farklılıkları bulunsa da, önerdikleri ekonomi programları tam örtüşmese de, araştırmalara göre “yerlicilik” ve “otoriterlik yanlısı olmak” gibi iki temel ideolojik ortak noktaları bulunuyor.
Yerlicilik ülkenin asıl sahibinin tek bir yerli grup olduğuna inanmak, azınlıklara ve göçmenlere karşı çıkmak, onların kendi öz kültürlerine bir tehlike teşkil ettiği fikrini savunmak anlamına geliyor. Bu zihniyetin bir uzantısı da dışlayıcı bir tutum benimsemek; farklı dinler, cinsel yönelimler üzerinden insanları “ötekileştirmek” tavrıyla ortaya çıkıyor.
Otoriterlik yanlılığı da, sıkı bir kanun ve düzen sayesinde asayişin sağlandığı disiplinli bir toplum özlemine, otoriteye karşı gelenlerin ağır bir biçimde cezalandırılması gerektiği fikrine dayanıyor. Böylelikle güvenlikli bir toplum ve sağlam bir ulusal devlet yapısı kurulacağı düşünülüyor.
SOL PARTİLERDE SINIF KAYMASI
Aşırı-sağın değirmenine su taşıyan diğer önemli bir konu da, Marksist sosyolog Göran Therborn’un gözlemlediği gibi, solun küresel Kuzey’de bir sınıf kaymasıyla karşı karşıya kalması gerçeği. İşçi sınıfı neoliberalizme teslim olan merkez-sol tarafından terkedilince popülist sağa yöneliyor. Özellikle 21. Yüzyılla birlikte yüksek eğitimlilerin merkezin soluna oy verme eğilimi belirginleşiyor. Artık lise eğitimi toplumsal elite dahil olmak için giriş kartı sağlamıyor. 1968 hareketinin beşeri bilimlerde, ekonomi dışındaki sosyal bilimlerde hissedilen etkisi yüksek öğretime ilerici bir doğrultu sağladı. Bu dinamik, birçok ülkede sağ-sol demografisinin tamamen yer değiştirmesine yol açtı. Nüfusun dezavantajlı kesimlerindeki köklerinden yoksun kalan solun, eşitlikçi sorumluluğunu yerine getirmesi problematiği ortaya çıktı (Göran Therborn, The Twenty-First Century Global Left, The Global Left in Multipolar World, Edit by Dena Freeman, Taylor and Francis 2026, içinde).
METROPOLLERDE SOL EGEMEN
Şehirli orta sınıfların küresel iklim sorunu, toplumsal cinsiyet eşitliği, azınlıkların kimlik ve tanınma talepleri, Türkiye özelinde laiklik konularındaki haklı duyarlılıkları; sol partilerin emek-sermaye eksenindeki mücadele dinamikleriyle, kırsal kesimin sorunlarıyla bağlarının zayıflamasına yol açtı. 21.yüzyılın son çeyreğinde neredeyse tüm büyük metropollerde sol-ilerici-liberal yerel yönetimler işbaşında bulunurken; sağın taşrada, kırsal kesimlerdeki egemenliği pekişti.
20 Eylül’de Berlin eyalet seçimleri gerçekleştirilecek. Sol Parti’den (Die Linke) Elif Eralp iddialı adaylar arasında. Eralp’ın seçimleri kazanması halinde haftaya tamamen farklı bir hikayeyi konuşmaya başlayabiliriz. Kuşkusuz Almanya’nın başkentinde, kültürel merkezinde Türk kökenli bir adaya yetki verilmesi, üzerinde titizlikle düşünülmesi gereken hayırlı bir gelişme olur. Hafta sonu İsveç’te gerçekleşen seçimlerde, bu yazı kaleme alınırken henüz net bir sonuç çıkmasa da, ülkenin aşırı-sağ partisi İsveç Demokratları’nın gerilemesi, Sol Parti’nin oylarını artırması, az farkla da olsa başını Sosyal Demokrat partinin çektiği sol blokun önde gitmesi bir teselli oldu. Ancak unutmayalım, Londra’yı yıllardır Pakistan kökenli Sadık Han yönetiyor ama hala Birleşik Krallık’ta aşırı-sağın iktidara gelme tehlikesinden söz ediyoruz.
DOĞU AVRUPA’DA SEÇMEN PSİKOLOJİSİ
Saxony-Anhalt’taki seçimleri değerlendirirken göz önüne almamız gereken etmenlerden biri de Doğu Avrupa seçmenlerinin kendine özgü psikolojik durumu. 2017-2022 Dünya Değerler Araştırması’na göre, genelde dünya nüfusunun %87’si farklı düzeylerde de olsa kendini bir şekilde sağ-sol yelpazesinde tanımlıyor. Bu oran Nijerya ve Kenya’da %92-95’e yükselirken Etiyopya’da %50’ye kadar düşüyor. Hindistan ve Japonya’da %72 civarında seyreden sağ veya solla özdeşleşme yüzdesi Türkiye’de %89’la en yüksek skorlar arasında yer alıyor. Doğu Avrupa ülkeleri ise, sağ-sol ayrımının en bulanıklaştığı coğrafyaların başında geliyor.
Reel sosyalizm uygulamalarından pek hoşnut olmayan kitleler, sonraki süreçte kapitalizme geçiş sarsıntısı, piyasa toplumunu derinleştiren şok terapiler karşısında da hayal kırıklığına uğradı. O nedenle bu ülkelerdeki siyasi iklim küreselleşme karşıtı aşırı milliyetçi Rusya’ya yakınlık duyan muhafazakar bir çizgiyle; AB’ci, piyasacı, sağ liberal, ABD’ye yakınlık duyan bir kutup arasında bir sarkaç ritmiyle salınıyor. Dolayısıyla sağ-sol arasındaki geçişler hızlı oluyor. Nitekim, Saxony-Anhalt’taki seçmenin sadece %20’si aşırı-sağ görüşler taşıdığını kabul ediyor. %18’i ise kendini genel anlamda sağda tanımlıyor. Buna karşın %62’si kimliğini tanımlarken sağcılıkla bir bağ kurmuyor. O nedenle tek bir seçim sonucuyla, buraları toptan kaybedilmiş kabul edip, aşırı kötümserliğe kapılmanın alemi bulunmuyor.
LİBERALİZM KARŞITI EKSEN
Üzerinde duracağımız sonuncu konu, kendini illiberal yani liberalizm karşıtı diye tanımlayan, Trump’tan Putin’e kadar uzanan, haliyle Almanya hattı üzerinden de geçen bir eksenin varlığı. Yaşanan tüm olumsuzlukları küreselleşme eğilimlerine, kimlik politikalarına yükleyen, Hıristiyan uygarlığını savunma misyonunu üstlenen reaksiyoner bir çizgi bu. Dolayısıyla ülkesine göre şanlı geçmişi, imparatorluk mirasını, büyük devlet nostaljisini canlandırma sorumluluğu üzerinden ; aile değerlerini sahiplenme, yabancıları tehdit unsuru görme, sapık ideolojilerle savaşma gündemleriyle ulusal egemenlik arayışını abartan bir zihniyeti temsil ediyorlar.
Bu anlamda AfD’nin Rusya’yla açığa çıkan yakın ilişkileri, Trump’ın seçim sonucunu duyunca aşka gelip Make Germany Great Again (Almanya’yı Tekrar Büyük Yapalım) sloganını savurması, Elon Musk’ın “Almanya’yı sadece AfD kurtarabilir” demeci, bu çizginin temsilcileri açısından farklı coğrafyalardaki seçimlerin öneminin altını çiziyor.
Ukrayna Savaşı’nın Almanya’ya getirdiği yükü becerikli bir biçimde seçim malzemesi yapan, Doğu Almanya nostaljisini Simson mini motosikletleri üzerinden yeşerten AfD, aralarında Perinçek’in Vatan Partisi’nin de bulunduğu müttefiklerinin umutlarını boşa çıkarmadı. Bir anlamda Elon Musk ve Palantir kurucusu Peter Thiel’in desteğini alması da, teknoloji tekellerinin sürekliliği açısından otoriter, faşizme eğilimli yönetimlerin biçilmiş kaftan olduğunu gösterdi.
Ayrı ve uzun bir tartışma olmakla beraber, aşırı sağın farklı ülkelerdeki temsilcileri arasındaki sıkı bağları gösteren bu örnek bile, doğası gereği farklı uluslar ve kültürler arasında ittifaka, dayanışmaya daha yatkın olan sol, sosyalist güçler arasında kurulacak bir enternasyonalin ne kadar büyük bir gereksinme olduğunu hepimize hatırlatıyor.