Ortadoğu’da yeni düzen kurulurken-II Ι Ortadoğu’da Batı destekli merkezileşme: Suriye örneği

Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Azerbaycan, Pakistan gibi ülkelerde merkezi yönetimler zaten güçlüdür. Bu çerçevede geriye kalan Suriye, Irak, Libya ve Lübnan gibi ülkelerde ise merkezi yönetimlerin güçlendirilmesi gerekiyordu — ve şu anda bu süreç yaşanıyor. Tahmin edileceği gibi bu sorunsuz bir süreç değil. Çatışma, gerilim, iç istikrarsızlık, bir türlü bitmeyen İsrail saldırganlığı ve süreci tıkama çabalarına rağmen bu ülkelerde merkezi yönetimlerin güçlenip güçlenmeyeceğini önümüzdeki dönemde daha net görebileceğiz. Ama yazının devamında da görüleceği gibi yalnızca ABD değil, AB de bu amaç için ağırlığını koymuş durumdadır.

Bu yazıyı üç argüman etrafında ele alıyorum.

1. Çıkış noktaları ve kaygıları farklı olsa da ABD ve Avrupa devletlerinin uzun erimli çıkarları için mevcut küresel koşullarda istikrarlı ve merkezi yönetimlerin hâkim olduğu bir Ortadoğu’ya bugün daha çok ihtiyaç var.

Daha önce tartıştığım gibi ABD, bölgedeki nüfuzunu merkezi yönetimleri güçlendirip müttefikleri arasında sıkı bağlar kurarak sürdürmeye çalışıyor. Avrupa devletleri ise başta Almanya, İtalya ve Fransa olmak üzere istikrarsızlığın yaratacağı göç dalgalarından, bunun yaratacağı toplumsal sorunlar ve mali yükten, Ukrayna savaşının yarattığı sorunlara yeni sorunların eklenmesinden ve tabii enerji tedarikindeki olası kısıtlamalardan çekiniyor.

2. ABD-Avrupa ikilisi merkezi yönetimleri güçlendirmeye çalışırken ideolojik ya da kimlik temelli bir dayatma içinde değil.

Suriye’de radikal İslamcı bir geçmişe sahip Şara destekleniyor. Mısır ve Suudi Arabistan’da Müslüman Kardeşler’i terör örgütü sayan rejimler de aynı çatı altında yer alıyor. Türkiye’de ise tam tersine Müslüman Kardeşler’e ideolojik yakınlığıyla bilinen otoriter bir yönetim var. Irak’ta bir Şii başbakan da aynı şekilde destekleniyor. Ortak payda tek: Kim olursa olsun, Batı çıkarlarına hizmet ettiği sürece destekleniyor. İran, tabii ki bu sürecin dışında.

3. İsrail bu yeni düzene tamamen karşı çıkmıyor ama onu kendi güvenlik mimarisine göre şekillendirmek istiyor.

Örneğin Suriye ve Lübnan’da zayıf merkezi yönetimi ve parçalı, egemen olmayan yapıları tercih ettiği biliniyor. Ama süreç bu keskin ayrıma rağmen ilerliyor ve ilerleyecek.

SURİYE’DE HTŞ’NİN DEVLETLEŞMESİ SÜRECİ

ABD, kendisi ve kendisine yakın üç müttefiki — Türkiye, cihatçı gruplar ve PYD — aracılığıyla Rusya ve İran’a yakın duran Esad’ı önce zayıflattı, ardından devirerek çok önemli bir stratejik avantaj elde etti. Suriye’de Baasçı rejimin tasfiyesi, ABD’nin en düşük maliyetli operasyonlarından biri oldu. Ortadoğu’da Saddam ve Kaddafi’den sonra ABD-İsrail karşıtı üçüncü devlet başkanı da böylece tasfiye edilmişti.

ABD ve müttefikleri bundan sonra Şara başkanlığındaki Şam yönetimini güçlendirmeye başladı. ABD yaptırımları kaldırdı, ardından AB de onu izledi. Suudi Arabistan gibi müttefikler ekonomik yardımla, Türkiye ise ordunun yeniden yapılandırılması gibi konularda destek vererek sürece katılırken, Washington da diplomatik olarak Şara yönetiminin önünü açtı. Şara ABD-İngiliz operasyonuyla başa geçtiğinde ülkede yayılmış beş örgüt vardı. Ülkenin kuzeyinde ve Fırat’ın batısında Türkiye’nin kurduğu Suriye Milli Ordusu (SMO), Fırat’ın doğusunda SDG-PYD, ülkenin güney ve doğu bölgelerinde IŞİD hücreleri, Şam’ın güneyinde Dürzilerin oluşturduğu milisler ve İran’a bağlı gruplar.

ABD-İngiltere ikilisi, geçmişte angaje oldukları ve Esad ile Ruslardan koruma işini Türkiye’ye ihale ettikleri, Şara öncülüğündeki HTŞ’yi Esad’ı devirmek ve yönetime getirmek için kullandı. O sırada HTŞ’nin hâlâ terör örgütü olarak tanınmasının bir önemi kalmamıştı. Böylece HTŞ devletleşti. Ama ironik olarak Şara Suriye’yi kontrol altına alırken, Şara’nın kendisi de çok yakın bir denetim altında tutuluyordu.

Artık Suriye’de denklem değişmişti. O noktadan itibaren ABD’nin Suriye politikası hızla dönüştü: Yeni öncelik, Şara yönetiminin Suriye’ye hâkim olması, İran’ın vekil gruplarının etkisinin kırılması ve IŞİD’in silahla yok edilmesiydi.

Şam’daki rejimin zayıf tutulmasına gerek kalmayınca, Türkiye’nin kurduğu Suriye Milli Ordusu ile SDG-PYD’nin varlığının da bir anlamı kalmamıştı. Hatta SDG-PYD giderek ABD ve müttefikleri açısından ayak bağı olarak görülmeye başlanmıştı. SMO büyük ölçüde sessiz sedasız Suriye ordusuna entegre olurken, SDG’nin dağılması ya da Suriye ordusuna entegre edilmesi süreci uzadı — İsrail Şara’ya güvenmiyordu ve SDG’nin bir süre daha varlığını sürdürmesi Şara üzerinde bir baskı unsuru oluşturuyordu.

6-7 Ocak 2026’da Suriye ve İsrail heyetleri, Barrack’ın gözetiminde Paris’te bir araya geldi (Fidan da bir gün sonra görüşmelere katıldı). Taraflar bir güvenlik-istihbarat mekanizması kurulması ve Şam’ın güneyinde İsrail’e sorun çıkarılmaması konusunda anlaştı. Bu durum, Şam yönetiminin İsrail karşısında geri adım attığı anlamına geliyordu. İsrail de yanı başında cihatçı geçmişe sahip bir Suriye yönetimine tahammül etmek durumunda kalıyordu. Aynı gün, neredeyse eşzamanlı olarak Suriye ordusu Halep’in Kürtlerin yoğun yaşadığı iki mahallesine saldırı başlattı.

Bundan sonrası ABD ve müttefiklerinin Suriye planını yürürlüğe koymaları zor olmadı. PYD ile ittifak yaparak SDG’yi oluşturan, ama ideolojik olarak “demokratik konfederalizm, doğrudan demokrasi, ekolojik toplum” gibi tezlerden çok HTŞ’ye daha yakın duran ve paranın gelişine göre yön değiştiren Arap aşiretleri, Türkiye’nin girişimlerinin de katkısıyla PYD’den koptu. Rakka ve petrol açısından zengin Deyr-i Zor, Şam yönetiminin eline geçti. 20 Ocak’ta Tom Barrack, SDG’nin IŞİD karşıtı misyondaki işlevinin sona erdiğini açıkladı. 29 Ocak’ta ise Suriye hükümeti ile PYD arasında 14 maddelik bir entegrasyon anlaşması imzalandı.

2012’de “Rojava devrimi” olarak kurulan ve ABD’nin askeri koruması altında ayakta tutulan özerk yönetim, böylece 14 yıl sonra tasfiye edildi. Artık Batı medyasında YPJ’li kadın savaşçılarının Ortadoğu’nun özgürleştirilmesindeki rolünü merkezine alan hikâyelerine de pek rastlanmıyor, Mazlum Abdi de giderek geri planda kalıyordu.

ABD’NİN İHTİYAÇLARI VE SDG

Rojava deneyimi ve PYD/SDG, ancak ABD desteğiyle varlığını sürdürebiliyordu ve yüksek siyasetin, jeopolitik gerilimlerin yükseldiği bir dünyada işlevsel değildi. Bir önceki yazıda değindiğim gibi, ABD’nin bölgedeki varlığını sürdürebilmesi için yeni dönemde ihtiyaç duyduğu yapılar, koruduğu vekil örgütler değil, iş yapabileceği müttefik devletlerdi. Diğer bir deyişle, SDG’nin ABD çıkarlarını koruyabilmesi için önce ABD’nin onu karadan ve havadan koruması gerekiyordu. Kısacası, geniş bir coğrafyaya yayılmış, yalnızca iki milyon nüfuslu ve sonradan anlaşıldığı kadarıyla çekirdek gücü 20 bin civarında olan bir silahlı gücün, ABD’nin kurmaya çalıştığı yeni Orta Doğu düzeninde bir karşılığı kalmamıştı.

Son bir yılda Şara’nın yaptığı diplomatik görüşmelere baktığımızda tablo aslında daha da açık. Şara ile görüşen liderler arasında şunlar var: Trump (üç kez, biri Beyaz Saray’da kabul), Macron (üç kez), Almanya Başbakanı Merz, İngiltere Başbakanı Starmer, Erdoğan, Putin, Aliyev, Lula da Silva, von der Leyen, Veliaht Prens Selman, Sisi, Ürdün Kralı Abdullah, Katar Başbakanı El Sani, IMF Başkanı Kristalina Georgieva ve BM Genel Sekreteri Guterres (Şam’a bizzat gitti). Mazlum Abdi ise son bir yıl içinde yalnızca Şubat 2026’da katıldığı Münih Güvenlik Konferansı sırasında Amerikan, Fransız ve Alman dışişleri bakanlarıyla görüşebildi.

ENERJİ VE ULAŞIM HATLARININ ARTAN ÖNEMİ

Suriye, bu yeni dönemde stratejik bir denklemin merkezinde duruyor. Bir yandan İran ile Lübnan ve Filistin arasındaki bağlantıyı keserken, öte yandan önemi giderek artan enerji ve ticaret yolları konusunda kritik bir rol oynama potansiyeline sahip. Suriye yönetimi “Dört Deniz Girişimi” ile bu konumunu güçlendirmek isterken ABD ve Avrupa da Hürmüz Boğazı’nı önemsizleştirmek amacıyla Körfez petrolünün en azından bir bölümünün Akdeniz’e boru hatlarıyla ulaştırılmasını planlıyor. ABD’nin gündeme getirdiği projeler arasında hem petrol hem doğal gaz var. Örneğin, Katar gazının Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye, oradan da Avrupa’ya taşınması projesi Arap medyasına yansıdı.

Aynı şekilde Avrupa Birliği de Suriye’yi, şimdilik bir potansiyel olarak, kapsamlı Global Gateway içinde yer alan bölgesel “Bağlantısallık” (connectivity) çerçevesinde ele alıyor ve Avrupa-Akdeniz sisteminin bir parçası olarak değerlendiriyor. AB Komisyon raporunda bu niyet açıkça yazıldı: “Suriye’nin sosyo-ekonomik açıdan toparlanması, yeniden yapılanması ve Avro-Akdeniz Alanına yeniden entegre edilmesi öncelik taşır.” Bu çerçevede AB, Ocak 2026’da Suriye’ye 620 milyon avro yardım edeceğini ilan etti.

Bu planlardan biri de Irak petrolünün Kerkük’ten yola çıkıp Suriye’nin Banyas limanı üzerinden denize ulaşması ve böylece Hürmüz Boğazı’na bağımlılığın azaltılması. Hat hâlihazırda mevcut, ancak kapasitesinin günde 2 milyon varile çıkarılması planlanıyor. Diğer projeler gibi bunun da gerçekleştirilmesi zaman alacak ama en azından ortada eski bir hat var ve yenilenmesi daha kolay görünüyor. Buradan, Suriye’nin normal bir ülke haline geleceği ve her şeyin yoluna gireceği anlamını çıkarmak doğru olmaz. Başta İsrail’in Suriye’nin egemenliğini tanımaması ve zayıflatma çabaları, Şara’nın pragmatik ama yetersiz yönetim kapasitesi, ülke üzerindeki diğer güçlerin rekabeti vs çok sorun var. Ama ABD ve AB şu an merkezileşmeyi zorluyorlar, bunun nasıl işleyeceğini ileride göreceğiz.

Başa dön tuşu