Burcu Kapu ile söyleşi: “Futbolun hikâyesi insanda başlıyor”

– Kitaba “İnsan neden futbol oynar, neden futbol izler?” sorusuyla başlayıp finalde cevabı büyük ölçüde umuda bağlıyorsunuz. Umut, yazmaya başlarken vardığınız bir sonuç muydu, yoksa kitabı yazdıkça mı futbolun merkezine yerleşti?
Umut, yazmaya başlarken vardığım bir sonuç değildi. Hatta kitabın başında böyle bir cevap verme niyetim de yoktu. Daha çok “İnsan neden bu oyunu bu kadar ciddiye alıyor?” sorusunun peşindeydim. Çünkü futbolu sadece spor, ekonomi, rekabet ya da aidiyet üzerinden açıklamanın eksik kaldığını düşünüyordum. Kitabın başında da söylediğim gibi, insan neden âşık oluyorsa biraz ona benziyor futbol. Belirsizliği, kaybetme ihtimalini ve hayal kırıklığını bile bile o duygunun içine giriyoruz. Bölümler ilerledikçe aslında bütün yolların umuda çıktığını fark ettim. Taraftarlıkta da, lider arayışında da, yenilgide de hatta paranın ve gücün futbolu dönüştürmesinde bile insanın geleceğe ilişkin bir beklentisi var. Taraftarın her Ağustos ayında yeniden heyecanlanmasının çok basit ama çok güçlü bir anlamı var: “Belki bu kez.” Finalde umudu merkeze almamın nedeni buydu. Bir diğer deyişle; futbol bize sadece oyunu ve kazanma arzusunu satmıyor. Bize asıl sattığı şey, bir ihtimal, bir umut.
– Taraftarlığı bir yandan dayanışma üreten, felaket zamanlarında insanları harekete geçiren bir sivil toplum biçimi; diğer yandan ötekileştirme ve şiddet yaratabilen bir aidiyet olarak ele alıyorsunuz. Aynı sevginin hangi yöne evrileceğini belirleyen temel etken nedir?
Belirleyici olan sevginin kendisinden çok, o sevgiyle ne yaptığımız. Bir takımı sevmek insanı inanılmaz güçlü bir dayanışmanın parçası haline getirebiliyor. Felaket zamanlarında bunu çok net gördük; tribünler bazen bir sivil toplum örgütünden çok daha hızlı ve etkili biçimde organize olabiliyor. Ama aynı aidiyet “Benim gibi olmayan düşmandır” noktasına geldiğinde çok tehlikeli bir şeye dönüşüyor. Çünkü aidiyetin içinde her zaman bir “biz” ve “onlar” ihtimali var. Mesele hangi takımı sevdiğimiz değil, sevdiğimiz şey uğruna neye dönüşmeyi göze aldığımız. Sevgi bizi birbirimize yaklaştırabilir ama aynı zamanda başkasına karşı insanlıktan çıkmanın bahanesi de olabilir. Sanırım burada kişinin kendi sınırını bilmesi çok önemli. Bir takıma ait olmakla bütün kimliğini o takımın üzerine kurmak arasında çok ciddi fark var.
– ‘Futbolun Tanrıları’ bölümünde kahramanların medya, pazarlama endüstrisi ve taraftarlar tarafından yaratıldığını söylüyorsunuz. Bir spor gazetecisi olarak bu mekanizmanın içinde kendi mesleğinizle ilgili nasıl bir yüzleşme yaşadınız?
Bu benim için kitabın en rahatsız edici bölümlerinden biriydi. Çünkü ben de yıllardır futbol konuşan, futbolcuları hikâyelere dönüştüren, bazı hikâyeleri öne çıkaran, bazılarını görünmez bırakan o dünyanın bir parçasıyım. Futbolcunun sahadaki performansını anlatmak başka bir şey; ona bir kimlik, bir karakter, hatta bazen bir mitoloji yüklemek başka bir şey. Kitapta da aslında bunun, insanın çok eski bir ihtiyacı olduğunu söylüyorum. 22 insan görmemiz gerekirken içlerinden birini seçip kahramanlaştırıyoruz; attığı golleri büyütüyor, geçmişini anlatıyor, hikâyesini dramatikleştiriyoruz. Mesleğimle ilgili yüzleşmem şu oldu: Biz sadece olanı anlatmıyoruz, aynı zamanda insanların neye bakacağını da belirliyoruz. Bu yüzden gazetecinin sorumluluğu yalnızca yanlış bilgi vermemek değil; hangi hikâyeyi büyüttüğünün de farkında olmak. Kendi adıma bir futbolcuyu anlatırken, sanırım “Bu gerçekten onun hikâyesi mi, yoksa benim onun üzerine kurduğum hikâye mi?” sorusunu artık daha fazla soracağım.

– VAR konusunda modern futbolun temel ikilemini “doğru karar ile oyunun doğal akışı” arasında kuruyorsunuz ve kusursuz futbolun daha az insani olabileceğini belirtiyorsunuz. Ancak milyarlarca avronun döndüğü bir oyunda hakem hatasını futbolun romantik bir kusuru olarak görmek, gerçek adaletsizlikleri normalleştirme tehlikesi taşımıyor mu?
Kesinlikle böyle bir tehlike var. Hakem hatalarını romantikleştirmiyorum. Özellikle futbolun ekonomik ölçeği bu kadar büyümüşken, bir hakem hatasının yalnızca ‘oyunun güzelliği’ diyerek geçiştirilemeyeceğini düşünüyorum. Bir yanlış karar bir takımın milyonlarca euroluk gelirini, bir oyuncunun kariyerini, bir kulübün geleceğini etkileyebiliyor. Tartıştığım, hata ile adaletsizlik arasındaki fark. Teknolojiyle ölçülebilen hataları mümkün olduğunca azaltmak elbette gerekli. Ama futbolu matematiksel olarak kusursuzlaştırabileceğimiz düşüncesine de mesafeliyim. Çünkü temasın şiddeti, niyet, oyunun ruhu gibi alanlarda hâlâ insan yorumu var. Dolayısıyla VAR hatayı ortadan kaldırmadı; kararın verildiği yeri değiştirdi. Üstelik futbolun adaletsizliği sadece hakemden kaynaklanmıyor. Bir takım yüz milyonlarca euroluk kadroyla, diğeri altyapısından yetişen oyuncularla oynuyor. Yağmur, zemin, formsuzluk, sakatlık, psikoloji, şans… Bunların hepsi oyunun içinde. Dolayısıyla benim derdim “Hatalar kalsın, futbol romantik olsun” değil. Tam tersine, mümkün olduğunca adil olalım ama futbolu gerçek hayattan koparıp kusursuz bir simülasyona dönüştürmeyelim. Çünkü insanın olduğu yerde sıfır hata diye bir şey yok.
– Teknik direktörleri Jung’un ‘baba arketipi’ üzerinden açıklıyorsunuz. Futbolun erkek egemen ve hiyerarşik kültürü düşünüldüğünde bu baba figürü yalnızca mevcut liderlik ihtiyacını mı açıklıyor, yoksa o kültürü yeniden üretme riski de taşıyor mu? Daha kolektif ve demokratik bir liderlik modeli mümkün mü?
Burada ‘baba arketipi’ni erkeklikle özdeşleştirmemek gerektiğini düşünüyorum. Jung’un sözünü ettiği şey biyolojik olarak babayı ya da erkeği tarif etmekten çok, belirsizlik karşısında yön gösteren, güven veren bir figür. Futbolda teknik direktörün zaman zaman böyle bir role bürünmesinin nedeni de bu. Çünkü futbol sürekli belirsizlik, başarısızlık ve yeniden başlama hali. Ama bu figürün bir riski de var. Onu sorgulamadan “bilen, karar veren, cezalandıran ve herkesin üzerinde duran” bir otorite olarak kabul edersek, sadece mevcut liderlik ihtiyacını açıklamış olmayız; aynı kültürü yeniden üretmiş oluruz. Üstelik bunu erkeklikle ilişkilendirmek, kadınların liderliğini de gereksiz yere başka bir yere koyar. Asıl mesele liderin kadın ya da erkek olması değil, otoritesini nasıl kurduğu. Güçlü bir lider illa buyurgan olmak zorunda değil. Güven veren, dinleyen, sorumluluk paylaşan bir lider de son derece güçlü olabilir. Kitapta Klopp, Ancelotti gibi örnekleri bunun için kullanıyorum. Çünkü insanların bir lidere ihtiyaç duymasıyla, ona itaat etmek zorunda olması aynı şey değil. Liderlik ihtiyacıyla hiyerarşi ihtiyacını birbirinden ayırabildiğimiz yerde daha özgür bir futbol başlıyor.
– ‘Paranın Oyunu’ bölümünde ‘Bir kulübün gerçek sahibi kim?’ diye soruyorsunuz: Hisseleri elinde tutan yatırımcı mı, devlet fonu mu, yoksa taraftar mı? Taraftarın sahipliği hukuki ve ekonomik bir karşılık bulmadığı sürece gerçek bir güç mü, yoksa duygusal bir teselliden mi ibaret?
Hukuken ve ekonomik olarak baktığımızda taraftarın çoğu zaman kulübün sahibi olmadığını kabul etmek gerekiyor. Hisseler, sermaye ve yönetim gücü başka ellerde. Ama futbolu yalnızca hukuk ve bilançolar üzerinden okumaya başladığımızda çok önemli bir şeyi kaçırıyoruz: Kulübün ekonomik değerini yaratan şeylerden biri de taraftarın ilgisi, sevgisi ve sadakati. Yatırımcının sahipliğiyle, çocukluğundan beri takımını destekleyen taraftarın sahipliği elbette aynı şey değil. Biri hukuki ve ekonomik, diğeri duygusal. Ama ben taraftarın sahipliğini bir teselli olarak görmüyorum. Çünkü milyonlarca insanın ilgisi ve sadakati, başlı başına ciddi bir güç. Asıl mesele bu gücün neye dönüştüğü. Taraftar sadece ‘Bu benim kulübüm’ diyorsa bunun yönetim üzerinde bir karşılığı olmayabilir. Ama örgütlenebiliyor, sesini duyurabiliyor ve kulübün nasıl yönetileceği konusunda söz sahibi olabiliyorsa, o zaman duygusal sahiplik gerçek bir güce dönüşüyor. Dolayısıyla benim için soru biraz değişiyor: Taraftar kulübün sahibi mi değil mi değil; kulübün geleceği hakkında ne kadar söz söyleyebiliyor?
– Dijital lincin yalnızca öfkeden değil, kalabalığa ait olmanın verdiği hazdan beslendiğini anlatıyorsunuz. Bu kitabı yazdıktan sonra maç izlerken, sosyal medyada yorum yaparken ya da bir futbolcu hakkında yazarken kendinizi durdurup sorguladığınız bir an oldu mu?
Oldu diyemeyeceğim çünkü uzun zamandır böyle bir dijital lincin parçası olmamaya çok özen gösteriyorum. Dijital linçte insanın kendisini kötü biri olarak görmemesi bana çok ilginç geliyor. ‘Ben sadece bir yorum yaptım’ diyorsun. Ama aynı şeyi on binlerce kişi yaptığında ortaya çok ağır bir baskı çıkıyor. Kitapta bunu bir tür görünmez üyelik kartı olarak tarif ediyorum. Ben de futbol yazarken şunu kendime soruyorum: ‘Şu anda gerçekten bir performansı mı eleştiriyorum, yoksa kalabalığın zaten karar verdiği bir önyargıya mı katılıyorum?’ Özellikle yenilgilerden sonra çok önemli bu. Çünkü insan yenilgiyi açıklamak istiyor ve çoğu zaman bütün karmaşık nedenleri bir kişinin üzerine yıkmak çok kolay geliyor. Bu, eleştirmemek anlamına gelmiyor. Ama bir insanı yaptığı işle eleştirmekle, onu bir kimliğe indirgemek arasında çok büyük fark var. Sanırım kitap bana en çok bunu hatırlattı: Futbolcuları, teknik direktörleri, hakemleri ve yöneticileri önce insan olarak görmek. Çünkü futbolun bütün hikâyesi orada başlıyor.