Oda boş
Oda boş
Ama insanın kendine yaklaşmasını mümkün kılan bu yalnızlık, neden bugün bu kadar ürkütücü hale geldi? Asıl korkulan yalnızlık değil de yalnız kalınca belirecek kendilik… Çünkü yalnızlık sadece huzurlu bir iç oda gibi yaşanmıyor. Bastırılmış öfkenin, ertelenmiş arzunun, kaybın, pişmanlığın, kıskançlığın, yaşanmamış hayat duygusunun da ortaya çıkabildiği bir yer.
Modern hayat, bu karşılaşmayı erteleyen sonsuz araçlar sunuyor. Telefon, bildirim, ekran, haber, sosyal medya, iş, tüketim, gündem, öfke, flört, paylaşım… Hepsi insana şunu söylüyor: “Kendi içine dönme, dışarıda kal. Kendini yaşama, kendini dolaşıma sok.” Böylece yalnızlık bir iç zemin olmaktan çıkıp tehdit gibi yaşanıyor. Bağımlılıkların pusuya yattığı yer de burası.
Ben de bu yazıyı gecenin sessizliğinde yazıyorum. Gece başka bir dil konuşuyor — daha yavaş, daha içten. İçimdeki o yalnızlığa yaklaşmak istedim. Benim yalnızlığım bana şunları soruyordu: Görünmezsem yok olur muydum? Konuşmazsam, yazmazsam unutulur muydum?
Eski yazılarımı düzenlerken “Jenga Kulesi” adlı, 2018’de bu köşede yayımlanan bir yazıma denk geldim. Yazımda Gregory Galloway’in “Adam Strand’ın Otuz Dokuz Ölümü” adlı romanından söz etmişim. Romanda Adam Strand, kendisini küçük bir tanecik olarak kabul etmeye başladığında; hiçbir işe yaramasa, umursanmasa, görülmese bile yazmaya devam ederek bir şeyleri yakaladığını, yavaş yavaş kendisinde bir şeylerin değiştiğini gördüğünde, kendisini öldürmekten vazgeçiyordu. Adam Strand’ın aradığı şey, varlığının kabıydı, kendi temel yalnızlığıydı.
Görülmek için önce var olmak gerekiyordu. Başkalarının bakışıyla, onayıyla kendini var ettiğini sanan biri, görülmediğinde de kendisini hiçliğin içinde bulabilirdi. Başkaları onu takdir etmediğinde değersiz hissedebilirdi. Ya da ne kadar takdir edilirse edilsin değersiz, ne kadar sevilirse sevilsin sevilmez biri gibi hissedebilirdi. Çünkü içindeki o oda boştu. Adam Strand içindeki o odayı arıyordu. Yazdıkça o odayı keşfetmeye, odada bir şeyleri var etmeye başlıyor; intihar düşüncelerinden de böyle uzaklaşıyordu.
Yalnızlıkla ilişkimizi, içimizde ne kadar bize ait bir yer kaldığı belirliyor. Sahte kendilik dışarısı için kurulmuş bir kendilik; bakışlara, beklentilere göre biçimlenmiş. Gerçek kendilik ise içeride, sessizce, yavaş yavaş oluşan bir şey. Winnicott’ın tarifiyle sahte kendilik bizi koruyan bir kabuk gibi; şartların bize dayattığı, kimi zaman hayatta kalmamızı sağlayan bir kabuk. Ama zamanla bu kabuk içeridekini örtüyor, insanı kendisine yabancılaştırıyor.
Gerçek kendilik ancak güvende büyüyebiliyor. İşyerinde, okulda, sokakta, evde kendini güvende hissetmeyen biri mecburen dışarıya uygun bir yüz takınıyor. Sonra eve geldiğinde, yorgun da olsa, geceye sığınıyor; birazcık kendisiyle baş başa kalmak için. Ama o zaman da kendini ekrana, akışa, oyalanmaya bırakıyor. Çünkü yalnızlık hem ihtiyaç hem tehlike.
Geceleyin evin ve sokağın sessizliğini dinliyorum. Sanki dünya herkesi içine alacak bir kaba dönüşüyor. Hepimiz birer tanecik. Bir odanın içinde, bir yazının içinde, bir gecenin sessizliğinde var kalmaya çalışıyoruz.