Deniz Göktaş’a neden kafayı taktılar?

Deniz Göktaş’a neden kafayı taktılar?

Öncelikle şunu söylemek gerekir ki “Ölü Deniz” gösterisi mizahi açıdan oldukça başarılı bir iş. Çalıntı esprilere, çiğ taklitlere, şive numaralarına, cılkı çıkarılan köy-kent çelişkisine, ayrımcılıkla bezeli anekdotlara, cinsellik komedisine ya da “babam ateist, annem inançlı ben de ortaya karışık” tarzı cambazlıklara yaslanmıyor. Memleketin politik meselelerini hem güncel dinamikler hem de tarihsel ve sosyolojik olgularla ele alıyor. Hani “güldürürken düşündürüyor” klişesi vardır ya, Göktaş bizi düşünmekten helak olduğumuz konular üzerinden güldürüyor. Üstelik henüz 32 yaşındaki genç komedyen bunu eşine az rastlanır bir yaratıcılık, orijinallik ve olgunlukla yapıyor. Etik ve politik olarak meşru bir yere sırtını dayıyor. Ki bu onun doğal duruşu. Kime nasıl, ne ölçüde vuracağını iyi ayarlıyor. Dolayısıyla bu kadar başarılı bir şov da haliyle büyük takdir topluyor.

Tabii mesele bununla bitmiyor. Bu sadece işin “teknik” kısmı. Bir de olayın cesaret boyutu var ki iktidar açısından asıl tehlike arz eden taraf da burası. Ölü Deniz gösterisini YouTube’a konulan kaydın çekildiği Harbiye sahnesinde izlemiştim. Göktaş burada, gösteri internete yüklenirken bazı kısımların kesilebileceğinin sinyallerini vermişti. Açıkçası ben de Erdoğan ve “özel durumu olan” Celal Şengör ile ilgili bölümler başta olmak üzere kimi riskli görünen yerlerin makaslanacağını düşündüm. Üstelik Göktaş’ın anlattığına göre avukatları da kendisini “tatlı dille” uyarmıştı.

Deniz Göktaş’ın önünde farklı seçenekler vardı. İstese politik dozu daha düşük bir şov hazırlayabilirdi ya da şovun internet versiyonunda riskli kısımları çıkarabilirdi. Ancak öyle yapmadı. Gösterinin en riskli görünen yerlerini internet versiyonuna koymayı tercih etti. Böylece içinde dönemin ülke şartları çerçevesinde “tehlikeli” unsurlar barındıran şakalarını dijital kanalla kamusal alana taşımış oldu. Eğer bu şakalar biletli gösterilerine gelenlerle Deniz Göktaş arasında bir sır olarak kalıp kamusal alanın dışında tutulsaydı, fanusta kalan bu muhalefet biçimi, düzeni bu denli rahatsız etmeyebilirdi.

Sert dönemlerde politik eylemin gücü, kamusal alanda gösterdiği cüret ve cesaretten ileri gelir. İktidarın kurduğu tüm baskı da kamusal alanı dönüştürmek içindir. Rejim kendi ideolojisini yukarıdan aşağıya gündelik yaşama empoze eder. Hayatın tüm renklerini sınırlayıp makbul gördüğü düşünceyi, davranış kalıplarını ve yaşam tarzını topluma dayatmaya çalışır. Egemenler kamusal alanda yalnızca kendi yansımasını, biat edeni ve teslim olanı görmek ister. Tehlikeli görülen, onay verilmeyen ve yok edilmek istenenler ise bir özgürlük yanılsamasıyla karşı karşıya bırakılır. “Evinizde zıkkımlanın” buyrukları, kadınların, farklı kimlik aidiyetlerinin sadece belirli yerlerde görece güvende ve rahat olabilmeleri, bir özgürlük alanı sunmak değil, seküler yaşam pratiklerini kamusal alandan dışlamanın tezahürüdür.

İşte Deniz Göktaş’a da bu yüzden kafayı taktılar. Çünkü fanusun içinde konuşmayı reddetti. O nedenle yaptığı bir stand-up’tan fazlasıydı; kamusal alanda politik bir ifade özgürlüğü eylemi ortaya koydu. Görünürde tek kişilik olan ama hepimizin içinde kaçınılmaz şekilde yer aldığı çok ama çok kalabalık bir eylem… Deniz Göktaş kitlesel karşılığını büyütmüş muhalif bir komedyen ve bu düzen, hem muhalif hem de kitlesel karşılığı yüksek insanların cesaretli olmasına tahammül edemiyor. Yayılabilecek cesaret dalgasını kendi varlığına büyük bir tehdit olarak görüyor. Cesareti, yayılmasını engellemek için acilen önlem alınması gereken bir virüs olarak algılıyor. Düzenin algoritması şu hesabı yapıyor: Eğer Deniz’e gereken yapılmazsa yarın da bu rahatlıktan cesaret alacak birileri aynı şeyi yapabilir. Bir anda karşı konulması imkânsız bir muhalif başkaldırı ortaya çıkabilir. Özetle mesele dinle ilgili söylenen sözler ve ona karşı yürütülen hukuki süreç değil, kamusal alanda iktidara meydan okuma cesaretini kırma girişimidir.

Şimdi esas soru şu: Kortejden çıkacak mıyız, çıkmayacak mıyız? Kamusal alanı, yani bize ait olanı, daha da açık ifadeyle bu memleketi savunacak mıyız, savunmayacak mıyız? Öyle “Arkandayım Deniz” diyerek ya da kuru dayanışma cümleleriyle bu savununun yapılamayacağını söylemeye gerek yok herhalde. Tarihin çağrısı bireysel kahramanlığa kapılmadan, kolektif akıl ve iradenin gücüne inanarak ve aynı zamanda cesaret ve cüret göstermekten başka çarenin olmadığını da unutmadan verilecek bir birleşik halk mücadelesidir desek, abartmış olur muyuz? Abarttıysak Deniz dalgasını geçer nasılsa…

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu