Umberto Eco ile anlatı ormanlarında bir gezinti

Söz gelimi, yüzyıllar önce yazılan bir İlyada ve Odysseia, on dokuzuncu yüzyılın yarısında yazılan bir Moby Dick, yirminci yüzyılın başlarında yazılan bir Kayıp Zamanın İzi’nde ve çağdaşı Ulysess gibi başyapıtları düşündüğümüzde, bu yapıtlar çağımızda dahi hâlen yeni yorumlamaları, düşlemleri ve okuma biçimlerini ebedi bir döngü ile olanaklı kılıyor. Tabii bu durum, eserin meydana geldiği tarihin gerçekliğinden, bilinç dünyasından ve yaşam biçimlerinin etkisinden ayrı tutulamaz.

İşte tam da böyle bir döngüde edebiyatçı, sanat muzırı, semiyolog (göstergebilimci), felsefe ve Ortaçağ tarihçisi Umberto Eco; sanat yapıtı ile okur, izleyici, dinleyici arasındaki bu organik bağı muhtelif eserlerinde ve özelde Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti adlı eserinde mütalaa ediyor. Eco, anlatı ormanlarında yazar, metin ve okur arasındaki girift ilişkinin teknik olanaklarını ve mümkünlüğüne neşter atar.

Eco’nun derdi, Barthesçi bir ifadeyle göstergebilimsel olarak metnin hem anlatım hem de içerik açısından analizi, yazar ve okur arasında aracılık gören metnin bir tür fizik gerçekliği ihmal edip etmediği veya metnin okurda protest ve manipülatif bir duygu uyandırıp uyandırmadığı ve yeniden yorumlamaya açık olup olmadığı metinlerarası (intertextuality) bir süreci ifade eder.

Bu metinlerarasılık ilişki, yapıtın kendi başına bir olgu olmayıp okur, yazar ve metin üçlüsü arasında yeniden biçimlenen bir gerçeklik olarak farklı bir reprodüktif olarak ortaya çıkar. Söz gelimi Bahtin ve Julia Kristeva gibi özellikle roman yapıtını merkeze alan kuramcılar, metnin tek yaratıcısının yazar olmadığını; metnin üst ve alt yapısında okurla içkin olan kompleks, çoksesli, çokanlamlı bir tür olarak değerlendirmişlerdir. Konudan çok da uzaklaşmadan Eco’ya dönelim. Çünkü Eco, metinler bir yana, daha çok yapıtların kültürel kodlanımlarıyla ilgilenir.

Umberto Eco, görsel sanatlar çağında bir sanat eserinin farklı yorumlanma biçimlerini analiz ettiği Açık Yapıt adlı eserinde bu durumu şöyle açıklar:

“‘Açık’ yapıt tanımı, yapıt ile yorumcu arasında yeni bir diyalektik ilişki ortaya koyarken oynadığı önemli role karşın, terminolojik yanlış anlamalara neden olmamak için diğer olası ve alışılagelmiş anlamlarından ayrı tutulmalıdır. Bir sanat yapıtı, iletişimsel öğeleri herhangi bir muhatabın zihninde yapıtı yeniden canlandırmasını sağlayacak biçimde bir araya getiren bir sanatçı tarafından üretilmiş, özgün bir nesnedir.” der.

Böylece Eco, sanat yapıtını ayrıksılıktan sıyırıp okurla, izleyenle bütünleşik hâle gelen bir eylem olarak yorumlar. Bunu da Belçikalı bestekâr Pousseur’un ifadesiyle şöyle açımlar:

“Açık yapıtın poetikası, yorumcuyu ‘bilinçli özgürlük eylemleri’ yönünde yüreklendirir; onu yapıtın öngördüğü zorunluluklar tarafından belirlenmemiş, kendi tarzını yarattığı bir sonsuz ilişkiler ağının tam ortasına yerleştirir.”

Eco, açık yapıtların dinamik ve yeniden yorumlanmasına ilişkin durumunu üç başlıkta ele alır. Birincisi: “Açık yapıtlar hareket ettikleri ölçüde, yapıtı sanatçıyla birlikte yaratmaya devam eder.” İkincisi: “Yapıtın fiziksel olarak tamamlanmamış olsalar bile yine de muhatabın (okurun) keşfetmesi gereken, sürekli olarak yeni içsel ilişkilerin doğmasına ‘açık’ yapıtlar vardır.” Üçüncü olarak da: “Her sanat yapıtı açık veya örtük bir biçimde uygun olarak yaratılmış olsa da temelde her biri başka bir bakış açısıyla, farklı bir zevkle, farklı bir kişisel icrayla yapıta yeniden yaşam veren sonsuz farklı biçimde okunmaya açıktır.” diyerek esasen metin ile okur arasındaki ilişkinin estetik kurallarını ortaya koyar.

Bir örnek vermek gerekirse, Barok devrinin büyük sanatçısı P. Paul Rubens’in Leucippus’un Kızlarının Kaçırılışı tablosu, ona bakan her kişide farklı bir anlam ve yorum yaratacaktır. Keza büyük bestekâr Bach’ın bir Matthew Passion’u veya Rachmaninoff’un 27 numaralı Opus’u her dinleyicide ayrı yorum ve duyarlılık yaratacaktır.

Bu biraz da Belçikalı sürrealist ressam Rene Magritte’nin çağdaş sanat yapıtının temsil ve gerçekliğinin anlamına/anlaşılmazlığına ilişkin İmgelerin İhaneti — Bu Bir Pipo Değildir (Ceci n’est pas une pipe) çizimini, Eco’cu bir anlamda temsil ve yorumun muğlak sınırlarını da çizer ve çağrıştırır. Böylece Eco, yaratıcı yazar/sanatçının karşısına yaratıcı okuru, izleyiciyi ve dinleyiciyi konumlandırır.

Umberto Eco, anlatı ormanlarında seneler evvel okuyup afalladığım, okuyucuyu çok farklı bir fizik gerçekliğe davet eden İtalo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı romanına da atıfta bulunur. Eco, 1979’da yayımlanan Anlatıdaki Okur (Lector in Fabula) deneme kitabının, Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu romanının kuramsal yapısına ilişkin şöyle der:

“Anlatı, olayları ve kişileriyle bir dünya kurarken bu dünyayla ilgili her şeyi söyleyemez. Belli şeylere değinir ve kalanı için okurdan bir dizi boş alanı doldurarak işbirliği yapmasını ister.”

Yıllar evvel okuduğum, Calvino’nun okuyucuyu ellerinden tutup, okuyucunun fizik gerçekliğini ihmal ederek direkt anlatım örgüsünün içine kattığı bir okur deneyimini göz önüne alınca, müteveffa Eco’yu daha iyi anlıyorum galiba.

Teneffüs ettiğimiz, artık adına postmodern denilen bir çağda, her edebî eser ve sanat yapıtının anlaşılmayı beklediği bir çağdaş vasatta; Gülün Adı’nın, Foucault Sarkacı’nın, Güzelliğin ve Çirkinliğin ve Ortaçağ Tarihi’nin üretken ve muzaffer müellifi Umberto Eco’yu bir kez daha saygıyla anıyorum.

Başa dön tuşu