İlhan Cihaner ve Murat Somer ile söyleşi: Yeni rejimin kıyısında

İlhan Cihaner ve Murat Somer ile söyleşi: Yeni rejimin kıyısında

“Derin devlet” ve “devlet aklı” gibi kılıflarla örtülmeye çalışılan iktidar politikalarının ardında ne var? 

İlhan Cihaner: Öncelikle «derin devlet» ve «devlet aklı» kavramları; sağ ve milliyetçi kesimde, biraz da komplo teorilerine dayalı bir yaklaşımla ele alınıyor. Bu yaklaşıma göre devlet dediğimiz organizmadan ve yapıdan; halka, özgürlüklere yönelik gelen saldırıların üstü örtülüyor. Bizlerin bilmediği aşkın bir aklın, nihai olarak toplumun ortak iyiliğini amaçladığı iddia ediliyor. Halkın göremediği o ortak iyiliği kurguladığı ve buna dayanarak hukuk dışına çıkabileceği savunuluyor; ben bunları bu şekilde tanımlıyorum.

Aslında böyle bir durum söz konusu değil. Yani bildiğimiz derini de sığı da aklı da hepsi devlet dediğimiz o yapıdan ibarettir. Durum böyle olunca, o devleti oluşturan güç ilişkilerine bakmamız lazım. Bu ilişkilerin ne olduğunu da hepimiz biliyoruz: Sermayeyi önceleyen, emperyalizmin çizdiği çerçeveden bir türlü çıkamayan ve giderek iktidarını kaybetmemek adına ülkeyi ateşe atmayı bile göze alan bir yapı ve iktidar söz konusu.

Bu konuda siyaset biliminde oldukça geniş bir literatür var. Eskiler buna “hikmet-i hükümet” derlerdi; yabancı dilde ise “raison d’état” olarak ifade edilir. Bu kavramlar genellikle hukuk devletinin karşıtı olarak gösterilir. Kriz anlarında devletin, toplumun ortak çıkarını düşünecek bir yapıda olduğu varsayılır ve politikalar buna göre oluşturulur. Ancak bu, en büyük aldatmacalardan biridir.

Eğer toplumun ona atfettiği gibi ortak iyiliği ve ortak çıkarı düşünüp, kriz dönemlerinde gerekirse hukuk dışı mücadele yürüten bir akıl olsaydı; herhalde şunları yaşıyor olmazdık: 2010 referandumundan sonra yargının anahtar teslim bir cemaate teslim edilmesi; Sermayenin lehine, geniş kesimlerin ise aleyhine olan ekonomik politikaların tercih edilmesi.

Bunun gibi yüzlerce örneğini verebileceğimiz ve devlet aklına atfedilen uygulamalar mevcut. Bu yüzden “devlet aklı” denilerek failin belirsizleştirilmesine izin vermemek gerekir. Oysa fail ortadadır: Devlet ve devlet aygıtını kullanan siyasi yapı. Bu durum çok açıktır. Devlet aklı denilerek bu durumun üstünün örtülmesine izin vermemeliyiz.

Bunun şu andaki en büyük tartışma başlığı ise, bu bakış açısının Cumhuriyet Halk Partisi’ne de yansıdığını görüyor olmamızdır. Bu durum genellikle Bülent Kuşoğlu’nun röportajı üzerinden okundu ama aynı vurguyu Kemal Kılıçdaroğlu da yaptı. O da konuşmasında devlet aklına işaret etti. Yine o arkadaşların ideoloğu diyebileceğimiz bazı isimler de aynı noktaya vurgu yaptılar. “Cumhuriyet Halk Partisi devletle mücadele etme yeri değildir” gibi ifadelerle, devlet aklını bırakın neredeyse devlet tapınıcılığına varan bir yaklaşım sergilediler.

Bence asıl sorun buradadır. Bu yaklaşımın varlığı; Osmanlı Devleti’ne karşı mücadeleyle başlamış bir siyasi partide ve şu anda geniş kitlelerin umudu haline gelmiş Cumhuriyet Halk Partisi’nde yankı bulması gerçekten akıl alır gibi değil. Nesnel bir şekilde değerlendirdiğimizde şunu söylemekte hiçbir sakınca yoktur; sonuçta yıllardır birlikte mücadele ettiğimiz arkadaşlarımız da var: CHP de bu gerekçeyle artık iktidarın, yani mevcut devlet aklının rotasına girmiş bir yapıya bürünmüştür diyebiliriz. Ben bu devlet aklı tartışmalarını kısaca bu şekilde analiz edebiliyorum.

Ayrıca devlet aklıyla ilgili olarak, aynı anda sürece dahil edilen bir diğer kavram da “yeni İttihatçılık” kavramıdır. Sağ gelenek, rıza üretemediği zamanlarda adeta ruh çağırma seansları düzenler. Bu seanslarda en çok başvurdukları kavramlardan biri de “İttihatçılık” veya “İttihatçı zihniyet”tir; bazen buna “Kemalist zihniyet” de derler. Yaşadıkları sıkışmışlıkla yeniden bir ruh çağırma seansı yapıp, orada İttihatçılığı çağırıyorlar.

Oysa İttihatçılık kavramı ve siyasete müdahale etme kabiliyeti, Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte tasfiye edilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük hesaplaşmalarından biri hem kadro hem de zihniyet anlamında bu yapıyla olmuştur ve o defteri kapatmıştır. Hiçbir zaman ne zihniyet ne ideoloji ne de kadro olarak böyle bir varlıkları kalmamıştır. Ancak asıl faili -ki buradaki asıl fail halihazırdaki iktidardır- gizlemek için bu tür kavramlar kullanılıyor. Onun rolünü gizlemek amacıyla soyut bir hedef yaratıyorlar. Çünkü “İttihatçı” dediğinizde karşınızda merkezi, sahibi, düşüncesi ve ideolojisi olmayan, belirsiz bir zihniyet buluyorsunuz. Bu bir tuzaktır. Bu yüzden “yeni İttihatçılık” ve “devlet aklı” gibi tartışmalarla vakit kaybetmemek ve bu tuzağa düşmemek gerekir.

CUMHURİYETTEN FARKLI BİR DEVLET TOPLUM İLİŞKİSİ

Murat Somer: Burada yeni bir rejim inşası süreci var. Ancak bu durumu sadece “iktidarın bir müdahalesi” olarak ifade etmek artık pek doğru değil. Çünkü bu rejim inşası sürecinde, geçmişte muhalefetin bir parçası olduğunu düşündüğümüz ya da öyle kabul edilen bazı aktörler de (buna toplumsal ve siyasal aktörler dahil) şu veya bu şekilde saflarını belirleme ihtiyacı hissediyor ve bu yeni rejimin safında konumlanabiliyorlar. Dolayısıyla yaşadığımız bu süreci sadece iktidar tarafından dışarıdan yapılan bir müdahale olarak değerlendirmek mümkün değil; çünkü bir kısım aktörün de kendi tercihleriyle bu seçimi yaptığı ve rejimin bir parçası olmak üzere kendisini konumlandırdığı görülüyor. Meseleye bu pencereden bakmak gerekiyor.

Ayrıca bu rejimi artık sadece “otoriterlik ve demokrasi” boyutu üzerinden okumayı da bırakmalıyız. Elbette burada şekillenen otoriter bir rejim var; fakat bunun aynı zamanda Cumhuriyet ile de çok yakın bir ilişkisi bulunuyor. Çünkü bu süreç, Cumhuriyet idealinin ve ülküsünün öngördüğünden çok daha farklı bir devlet-toplum ilişkisi tasarlıyor. Devlet toplum ilişkisinde vatandaşlık ve haysiyet idealleri değil müşterilik, koruyan-korunan, alışveriş ilişkileri öne çıkıyor. Bunun yanı sıra işin politik ekonomisini de çok önemli buluyorum. Tüm bu boyutlarıyla karşımızda farklı bir rejim inşası süreci var. Tabii bu süreç şeffaf bir şekilde ilerlemediği için, olan biteni ancak el yordamıyla anlamaya çalışıyoruz.

“Devlet aklı” söylemlerine gelecek olursak; bence bu söylemler sadece kafa karıştırmaya ve resmi bulandırmaya yarıyor. Bu konuda berrak olmak lazım. Geçmişten gelen tek bir “üst akıl” olduğunu söylemek gerçekçi değil. Çünkü devlet aklı dediğimiz şey öncelikle hayatta kalmaya yönelik kurumsal bir aklı içerir. Örneğin dışişleri bakanlığının, yargının, ordunun – iyi ya da kötü – Osmanlı’dan beri şekillenmiş bazı refleksleri, kuralları, işleyiş biçimleri vardır. Biz ise şu an bu kurumsal aklın değiştiği, kurumların aşındığı ve yerine farklı kurumsal prensiplerin inşa edilmeye çalışıldığı bir süreçten geçiyoruz. Bunun da ötesinde, kurum dışı devlet aklı denilen alan, her zaman bazı özel çıkar gruplarının kontrolüne ve müdahalesine fazlasıyla açıktır. Burada opak bir irade söz konusu olsa da net olan şey, ortada belirgin bir rejim inşası çabasının olduğudur. Bunu meşrulaştırmak için toplumun ve devletin güvenliğini sağlamaya yönelik bir akıl var izlenimi yaratılmaya çalışılıyor.

ERDOĞAN’IN YANINDA AB VE ABD VAR

Bugün muhalefete ve toplum kesimlerine yönelik saldırılarında ABD’nin ve bölgesel dizaynın rolü ne? 

İlhan Cihaner: Emperyalizmin ve ABD’nin bu topraklarda bulabileceği en elverişli, en kullanışlı partner Erdoğan iktidarı ve müttefikleridir. Çünkü bugüne kadar siyasi söylemlerinde en önemli özellik olarak öne çıkardıkları İsrail karşıtlığını bile sadece retorik düzeyde yapıyorlar. Attıkları her adıma baktığımızda, nesnel olarak İsrail’in işine yaradığını görüyoruz. Örneğin Suriye’yi adeta anahtar teslim şekilde İsrail’e devrettiler ve bu sürecin en başat aktörlerinden birisi de Erdoğan oldu.

Hatta bu durum çok tartışılmadı ama bu iş birliğini doğrudan Trump’ın ağzından da duyduk. “Yapmayın dediğimizi yapmıyor, çok iyi bir adam” diyerek, karşılıklı olarak birbirlerinin ne kadar büyük siyasetçi olduklarını özetleyen ifadeler kullandılar.

Ayrıca bildiğiniz gibi Temmuz ayında Türkiye’de bir NATO toplantısı gerçekleştirilecek. Bu toplantıya biçilen anlam ve bir suç örgütü olan NATO’nun Karadeniz’de ya da Türkiye’nin farklı bölgelerinde yeni oluşumlara gitmesine hevesli olunması dikkat çekicidir. Bunların hepsini üst üste koyduğumuzda, Türkiye’deki olası bir iktidar değişiminin, başta emperyalizm olmak üzere dış ilişkilerden bağımsız olarak düşünülemeyeceği açıkça görülüyor.

Giderek AKP’nin içinde bulunduğu ekonomik çıkmaza da bir can simidi olacak şekilde bazı ekonomik adımların atılacağı anlaşılıyor. Tüm bunları değerlendirdiğimizde; olası bir iktidar değişikliğinden emin olamadıkları için adeta bir “mutlakiyet” kararı uyguluyorlar. Keskin bir karşıtlık tanımlanmamış olsa bile, en azından anti-emperyalist kökenden gelen başka bir siyasi hareketin yönetime gelmesi riskini göze almak istemiyorlar.

Bu, otoriter ve faşizan rejimlerin uyguladığı standart bir yöntemdir. Rıza üretemedikleri anda karşı tarafı bozmaya çalışırlar. Şu anda yaptıkları şey de tam olarak budur: Bir iktidar değişikliği yaşanmasın, en elverişli partnerleri o koltukta otursun ya da mevcut hareket devam etsin diye, onun alternatifi olabilecek tüm siyasi aktörleri veya yapıları bozmaya çalışıyorlar.

Aslında biz bu yöntemi ilk kez görmüyoruz. Selahattin Demirtaş’ın tutuklanmasını da bu kavram çerçevesinde değerlendirmemiz gerekir. Bir partinin iç işleyişine ve liderliğine yapılan bu ilk müdahale, Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaşanmadı. Demirtaş yükselen bir politik figürken, bir kumpas davasıyla on yıldır cezaevinde tutuluyor. Belki biraz bu arka plana da bakmamız gerekir. Bu anlamda, dış politikanın da doğrudan etkili olduğu bir süreç yaşıyoruz.

Bu sürece Avrupa Birliği’ni de dahil edebiliriz. Erdoğan iktidarı, sığınmacı politikalarıyla AB’yi de uzun bir süredir bir çeşit rehin almış durumda. Dolayısıyla mevcut iktidar, AB için de en elverişli partner konumunda bulunuyor. Çünkü oradaki politikalar değiştiğinde, AB’nin üstlenmekten kaçınacağı göçmen akınını, Türkiye gönüllü olarak bir tampon bölge gibi üstlenmiş durumda. AB bu durumun değişmesini istemeyecektir.

Sonuç olarak; ABD, AB ya da diğer emperyalist odakların Türkiye’deki iç gerilimde doğru bir tarafta durmalarını beklemek gerçekçi değildir. Kendi çıkarları neyi gerektiriyorsa onu söylerler ancak özünde asıl yanlarında oldukları yapı mevcut iktidardır. Bu nedenle dış odakları da göz önünde bulundurarak, bağımsızlıkçı ve anti-emperyalist bir çizgiyi savunmamız gerekir.

TRUMP DÖNEMİ YENİ BİR EMPERYAL STRATEJİ ÜRETTİ

Murat Somer: Şu an bütün dünyada çok enteresan bir süreçten geçiyoruz. Aslında bu durum, devletleri de çapraz kesen bir ayrışma yaratıyor. ABD Başkanı Trump’ın çizgisi de bu açıdan dikkat çekici. Trump, başkan olmadan önce kampanya döneminde küresel düzeyde bir “ulus devlet” sistemini savunuyor gibi görünüyordu. “Önce Amerika” söylemi, bir ulus devlet olarak kendi çıkarlarını gözeteceğini anlatıyordu. Fakat bu vizyonun içinde şu da vardı: Dünyada kendi çıkarını gözeten farklı ulus devletler olacak, bunlar rekabet edecek ama birbirlerinin ulusal egemenliğine de saygı duyacaklardı. Ancak iktidara geldikten sonra daha farklı bir vizyon ortaya çıktı. Bu yeni vizyon, dünyayı daha ziyade “emperyal güçler” ve bu güçlerin etrafında eklemlenen, onlar tarafından himaye edilen ya da onlarla alışveriş içinde olan “orta ölçekli emperyal devletler” üzerinden okuyor. Tabii bir de bu emperyal devletlerin temsil ettiği bazı özel çıkar gruplarının yönettiği bir dünya düzeni var. Bu şemada ulus devlet kavramı aslında ikinci planda kalıyor. Çünkü ulus devlette –demokratik olsun ya da olmasın– bir ulus egemenliği kavramı, yani otoriter bile olsa halk adına yönettiğini iddia eden bir rejim mantığı vardır. Bunun yerine, birtakım elitlerin şekillendirdiği ve yönettiği bir devletler sistemi vizyonu öne çıkıyor. Burada özel çıkarlarla devlet çıkarları çok fazla iç içe geçiyor ve girift ilişkiler yaşanıyor.

Bu kırılmayı sadece ABD veya başka ülkeler üzerinden değil, tüm ülkelerin kendi içindeki çatlaklar üzerinden okumak gerekir. Çünkü Amerika’da da her parti ya da toplumun tamamı bu geriye dönük vizyonu desteklemiyor; bu, Trump’ın ve onun temsil ettiği çıkarların vizyonudur. Benzer bir kırılmanın ve ayrışmanın Türkiye dahil birçok ülkede de yaşandığını görüyoruz.

TEMEL BAŞLIKLAR ÜZERİNDEN ORTAK MÜCADELE

Bu saldırı ve savunma sarmalından nasıl çıkılabilir? 

İlhan Cihaner: Kuşkusuz bu durumdan çıkabilmek için, özellikle Cumhuriyet Halk Partisi özelinde yapılacak ilk şey delegelere gitmek, hatta giderek üyere kadar ulaşmaktır. Çünkü örgütlü yapılarda asıl karar verici üyelerdir.

Burada Siyasi Partiler Kanunu ve tüzük gibi bazı engeller öne sürülüyor olsa da Sayın Özgür Özel’in önerdiği ve bizim de 2018 tüzük kurultayında dile getirdiğimiz yöntem uygulanabilir: Genel Başkanın ve partiyi yönetecek kadroların doğrudan üye iradesiyle belirlenmesi gerekir. Cumhuriyet Halk Partisi bu sarmaldan ancak böyle çıkabilir. Hatta bu yöntemle yeni bir sinerji ve enerji de doğabilir.

Buna “Siyasi Partiler Kanunu engeldir” denilmesin; nitekim CHP, Cumhurbaşkanı adaylığı sürecinde bu deneyimi yaşadı. Sandıkları koyarsınız, öncesinde centilmence bir anlaşma yapılır ve o sandıktan kim çıkıyorsa Cumhuriyet Halk Partisi’nin fiili yöneticisi ve lideri o kadro olur. Sonrasında hukuki engeller ortadan kalktığında ise delege bunu resmi hale getirir. Bu yöntem, bir hafta içinde kolaylıkla çözülebilecek bir yoldur. Eğer resmi kurultay yapılamıyorsa bu yöntemle süreç yürütülebilir. Böylece temsil yeteneği ve oradan çıkacak enerji de yüksek olur; aklıma gelen ilk çözüm budur. Tabii ki resmi bir kurultayın yapılması da bir çıkış yolu olabilir ancak bu durum tartışmaları biraz daha sürdürebilir.

Türkiye toplumu açısından bu saldırıların önüne geçmenin tek yolu; belli başlı ilkelerde anlaşıp uzlaşarak mücadeleyi ortaklaştırmaktır. Karşı tarafın doğrudan müdahale eden, muhalefeti bozan, ülkenin gelecek kuşaklarına ait olan değerleri ve varlıkları tüketen bu yağmacı iktidarından kurtulmanın yolu mücadeleyi ortaklaştırmaktan geçer.

Bunu daha önce Türkiye sol sosyalistleri ya da demokrasi peşinde olanlar defalarca denedi. Ama şimdi bambaşka bir durum var: Hem saldırılar çok kabalaştı ve daha da kabalaşacağı anlaşılıyor hem de herkesin sırasını beklediği bu sessiz iklimden kurtulmamız gerekiyor. Düşünün ki muhafazakar kesimlerde bile artık siyasi parti liderleri, “Cumhurbaşkanı adayınız kim olacak?” diye sorulduğunda, “Açıklayalım da onu da mı içeri alsınlar?” diyebiliyor. Bu durum rejimin artık bambaşka bir aşamaya geldiğini gösteriyor. Bu yüzden mücadelenin mutlaka ortaklaştırılması şarttır.

Bunun en pratik yolu da geçmişteki olumsuz sonuçlardan elde edilen deneyimlerden ders çıkarmaktır. Atılacak adımlar bellidir: Üzerinde uzlaşılmış, baskı ortamını ortadan kaldıracak ve siyasal özgürlükleri hayata geçirecek 3-5 temel başlık çerçevesinde mücadeleyi ortaklaştırmak gerekir.

SAVUNMA POZİSYONUNDAN ÇIKILMALI

Murat Somer: Bu durumdan çıkış konusunda, Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki yeni yönetimle birlikte çok önemli bir değişim yaşandığını düşünüyorum. Muhalefet, hep savunma pozisyonunda kalmaktan sıyrılıp bence daha proaktif bir pozisyona geçti ya da en azından bu sürecin başladığını söyleyebiliriz. Zaten Cumhuriyet Halk Partisi’nin son dönemdeki başarısının arkasında da bu yatıyor. İktidarın söylemlerine ve müdahalelerine sadece yanıt vermekle yetinmek yerine, bu pozisyondan çıkıp doğrudan halkla konuşmaya, kendi vizyonunu ve ne yapacağını anlatmaya başladı. Bunun sonucunda da iktidarla olan çatışması derinleşti, çünkü ortaya alternatif bir iktidar vizyonu konuldu ve bu durum iktidar için daha büyük bir tehdit haline geldi. Türkiye’nin mevcut koşulları siyasetin temel fay hattını müesses nizam karşıtı bir eksende inşa etmeyi mümkün kılıyor. Mutsuzluk ve müesses siyasetten hoşnutsuzluk toplumda yaygın duygular. Kendini bu eksende tarif ettiği ve inandırıcı olduğu ölçüde seçilmiş CHP farklı ideolojilerden yoksun ve küskünlerin sesi olabilir.

Şu anda da CHP yönetiminin benzer bir ayrımın eşiğinde olduğunu düşünüyorum. Örneğin Özgür Özel, öncelikle bu atanmış yönetimle görüşmeye ve bir şekilde anlaşmaya varmaya yatırım yapabilir. Hemen altını çizelim; bu tercih, aynı zamanda iktidarla bir müzakere ve konuşma yürütmek anlamına gelir. Çünkü yeni rejim ile eski rejim kıyaslamasında, bu atanmış Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi safını zaten iktidar tarafında belirlemiş durumda, bu çok açık.

Muhalefet ya tamamen bu alana odaklanacak ya da esas dikkatini ve enerjisini toplumla bütünleşmeye, yani halkla konuşmaya ve onunla hareket etmeye yöneltecektir. Özgür Özel’in şu an halkla konuşma yönünde ilerlediğini görüyoruz ve bu yapıldığında da olumlu sonuçlar alınıyor; çünkü toplumdan çok pozitif bir karşılık geliyor. Kısacası muhalefet, enerjisini tamamen kendi yapacaklarına ve toplumla diyalog kurmaya odaklamalıdır. Onu savunma pozisyonundan çıkaracak olan yegane şey budur. Bu sarmalı kırmanın yolu iktidarla ya da iktidara karşı konuşmak değil; tüm enerjiyi toplumla kurulacak diyaloğa aktarmaktır.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu