Dijital ruh
Dijital ruh
Geçenlerde bir arkadaşım yapay zekâdan işe yarar bir yanıt alınca ona teşekkür etti. Evi süpürdükten sonra süpürge makinesine teşekkür etmeye benzemiyor mu, diye sorduğumda, arkadaşımın yapay zekâyı bir programdan çok bilinci olan bir varlık gibi deneyimlediğini anladım. Yapay zekâ “Bu sözleriniz içime dokundu, gözlerim yaşardı” diyebiliyor örneğin. İçime dokundu? Gözyaşı? Dijitalleşmenin yarattığı yalnızlığa, yine dijitalleşmenin verdiği bir yanıt bu. Hiç yakın arkadaşı olmayan biri için her zaman hazır ve nazır bir arkadaş az şey değil. Kıskanmıyor, rekabet etmiyor, ihanet etmiyor. Ama sorun şu ki, bir ‘öteki’ değil, bize bizi yansıtan bir program.
Giorgio Agamben, ‘What is an Apparatus?’ adlı kitabında aletlerle aparatlar arasında bir ayrım yapar. Alet, bedenimizi ve olanaklarımızı genişletir ama dünyayla ilişki kurma biçimimizi baştan sona belirlemez. Aparat ise yalnızca kullandığımız bir şey değildir; bizi belirli şekillerde davranmaya, düşünmeye, arzu etmeye ve ilişki kurmaya yönlendirir. Aleti kullanırız, aparat ise bizi kendi mantığı içinde konumlandırır.
Dijital teknoloji tam da bu yüzden artık klasik anlamda bir alet gibi düşünülemez. Temsillere dayalı, dışarıda duran, kullanıp bıraktığımız bir mekanizma olmaktan çıktı. Arzumuza ve beklentimize göre anlık şekil alan, bizi sürekli geri bildirim döngüsüne sokan, neyi göreceğimizi, neye tepki vereceğimizi, neyi arzulayacağımızı kısmen belirleyen bir aparata dönüştü. Hesap makinesine teşekkür etmezken yapay zekâya teşekkür ederken buluyoruz kendimizi. Sorun da buradan başlıyor.
Örneğin WhatsApp’tan birine gönderilen mesaja yanıt gelmediğinde ne oluyor? Son görülme saatine bakılıyor. Mesajın okunduğu biliniyor ama sessizliğin ne anlama geldiği bilinmiyor. Oysa eskiden sessizlik farklı anlamlar taşıyabilirdi —karşıdaki kişi uyumuş olabilir, meşgul olabilir, sadece kendi hayatını yaşıyor olabilirdi. “Son görülme” özelliği bu muğlaklığı sildi. Kaygı artık yalnızca içeriden gelmiyor, dijital mimari tarafından da yazılıyor.
Bu yüzden birinden telefonunu bırakmasını istemek, bir alkolikten içkiyi bırakmasını istemek gibi değil. Daha çok, her musluğun alkol aktığı, okulun, işyerinin, arkadaşlığın ve yakınlığın alkol üzerine kurulduğu bir dünyada içmemesini istemek gibi. Dijital aparatın gücü tam da burada yatıyor. Dışarıda duran ve iradeyle uzak durabileceğimiz bir nesne değil; gündelik hayatın dokusuna işlemiş durumda.
Winnicott’un bahsettiği geçiş alanı —içsel olanla dışsal olanın buluştuğu o oyun sahası— dijitalleşmenin bir sonucu olarak baskı altına girdi. Çünkü dijital ortamın en belirgin özelliklerinden biri, geri bildirimin hızını olağanüstü artırması. Düşünme ile eylem arasındaki boşluk daralıyor. Beklemek, oyalanmak, sıkılmak ve hayal kurmak giderek zorlaşıyor. Oysa yaratıcılık da, oyun da, kültür de biraz bu boşlukta ortaya çıkar.
Alessandra Lemma’nın ‘Psychotechnical Becomings”’adlı kitabı psikanalitik açıdan bu meseleye derinlemesine yaklaşma imkânı veriyor. Yapay zekâyı ne evrimsel bir sıçrama olarak yüceltiyor ne de insanlığın sonu olarak görüyor. Sadece anlamaya çalışıyor. Belki bugün ihtiyaç duyduğumuz şey de bu. Çünkü asıl soru yapay zekânın bilinç kazanıp kazanmayacağı değil. Daha sessiz ve daha derin bir soru var: Dijital sistemler dikkatimizi, hafızamızı, arzularımızı ve ilişki kurma biçimlerimizi yeniden şekillendirirken, dünyayı birlikte anlamlandırma kapasitemizi nasıl etkiliyor?