Nazi rejimi ve sanat

Nazi rejimi ve sanat

Erden’in, Nasyonal Sosyalizmin kültür örgütlenmesi, modern sanata karşı tutumu, Nazi Almanyası’nda sanatçı göçü gibi bölümler içeren kitabında dönemin resim, heykel, sinema, edebiyat, tiyatro, müzik ve mimarlık alanlarındaki uygulamalarından örnekler verdiği ‘Nazi Almanyası’nda Kültür ve Sanat’ başlıklı kitapta Nazilerin kültür örgütlenmesinde sanata ilişkin farklı görüşlere sahip iki siyasetçinin rol aldığı anlatılıyor: Alfred Rosenberg ve Joseph Goebbels. İlki Nazilerin muhalefette olduğu dönemde, ikincisi iktidar yıllarında belirleyici olmuş. Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Goebbels’in en ünlü uygulamalarından biri 10 Mayıs 1933 tarihinde gerçekleşen ‘Kitap yakma’ töreni. Kafka, Freud, Marx, Einstein, E.M. Remarque, Helen Keller, Jack London, v.b. yazarların kitaplarının yakıldığı bu tören insanlık tarihinin en vahşi uygulamalarından biri olurken, sanat dünyasında korkunun yaygınlaşmasına neden olmuş, Thomas Mann, Bertolt Brecht, Stefan Zweig, Anna Seghers gibi pek çok yazar bu olaydan sonra ülkelerini terk ederek Avrupa ya da ABD’de yaşamayı seçmişti..

Rejim, kültür alanındaki iktidarını 1933 Eylül’ünde kurulan ‘Reich Kültür Odası’ aracılığı ile sağlıyor. Goebbels, Odanın açılış konuşmasında ‘devlet tarafından oluşturulan çerçevenin içinde kalmak kaydıyla’ sanatın özgür olması gerektiğini söylüyor. Tüm sanat disiplinlerinde Odaya bağlı birlikler oluşturulmuş. Odaya üye olmayan sanatçılar üretim yapamıyor. Birliklerin başına dışavurumcu şair Stefan George, Fritz Lang, Richard Strauss gibi alanlarında temayüz etmiş sanatçıları atayan rejim, ülke dışına çıkmayan sanatçılar için iki seçenek bırakıyor; ya işbirliği yapacaksın ya da evine çekilip susacaksın. Üçüncü seçenek ise herkesin harcı değil. Önceleri, Yahudilerin kendi aralarında sanatsal faaliyet göstermesine ses çıkartılmıyor; Almanya’nın ulusal kültür yaşamına katılmaması koşuluyla. Yahudi Kültür Birliği bir izolasyon ve manipülasyon aracı olarak değerlendirilerek, tam anlamıyla bir kültürel getto modeli oluşturuluyor. Sonrası malum…

YOZ SANATA KARŞI PARTİ SANATI

Nazi partisi iktidarı ele geçirdikten sonra modern estetiği benimsemiş öğretim üyeleri Üniversitelerden ve kamunun kültür- sanat kurumlarından uzaklaştırılıyor. 1936 sonunda başlatılan ‘Yoz Sanata Karşı Eylem’ kapsamında sanat eleştirisi tehlikeli bulunarak yasaklanıyor ve müzelerde yer alan modern sanat eserleri toplatılarak açılan ’Yoz Sanat Sergisi’ne konuluyor. Bu eserleri müzelerine satın alan müdürlerse görevlerinden alınıyor; toplanan sanat eserleri müzayede ile yurt dışı müze ve galerilere satılarak rejim için bir gelir kaynağı oluşturuluyor. Tabi bu arada rejimin sanatçılarının eserleri ile ‘Büyük Alman Sergisi’ açılması ihmal edilmiyor. Erden’in sözcükleriyle ‘Nasyonal sosyalist ideoloji, sanatın sadece estetik değil, aynı zamanda ideolojik bir araç olduğuna inanıyor’. Ve sanat yapıtlarının propaganda aracı olarak kullanılmasına karşı çıkmayan sanatçılar için türlü olanaklar sağlamaktan geri durmuyor. Erden kitabında nasyonal sosyalist rejime uyum sağlayamamasına karşın Almanya’yı terk etmeyen sanatçıların baskıcı iktidarın tahakküme varan yöntemleri nedeniyle kendilerini sosyal ortamdan soyutladıklarını ve kendi dünyalarına çekildiklerini, bu durumun ‘içsel göç’ olarak kavramsallaştırıldığını anlattıktan sonra, bu kavrama karşı çıkan Thomas Mann’ın ülke dışına çıktıktan sonra yaptığı bir konuşmada Nazi rejimi altında yaşayan ve onunla açıkça çatışmayan entelektüellere yönelik sert bit eleştirel tutum takındığını belirtiyor. Farklı sanat disiplinlerinde rejimin koyduğu ilkeler çerçevesinde ürün veren sanatçılardan örnekler veren yazar, ‘Nazi sineması totalitarizmin popüler kültürü kullanarak halkı nasıl yönlendirdiğine dair en iyi örneklerden birini teşkil eder’ diyor. Sanat tarihinin bu ibret alınacak dönemine ışık tutan kitabında daha çok bilgi var, ama bitirmeden iki filme değinmek istiyorum.

SZABO’DAN İKİ BAŞYAPIT

Macar sinemasının büyük ustalarından Istvan Szabo’nun ‘Mefisto’ adlı filmini izlemeyen kalmış mıdır okurlarımız arasında, sanmıyorum. Filmi, sözünü ettiğim kitabı okuduktan sonra bir kez daha izlemenizi öneririm. Klaus Mann’ın aynı adlı romanından uyarlanan filmde kariyeri uğruna Nazi rejimiyle uzlaşmayı seçen (Faust’ta olduğu gibi ruhunu satan) bir tiyatro oyuncusu ve yönetmeninin öyküsü anlatılır. Bir zamanların solcu sanatçısı ve tiyatro yöneticisi Gustaf Gründgens’in gerçek öyküsüdür anlatılan. Arkadaşları ülke dışına çıkma kararı verirken, ülkede kalmayı seçen ve bunu tiyatrosunu savunmak adına yaptığını iddia eden bir sanatçının dramıdır ‘Mefisto’.

Szabo, ‘Taraf Tutmak’ (Taking Sides) adlı filminde de seçimini direnişten yana değil uzlaşmadan yana yapan bir başka sanatçının öyküsünü anlatır. Ülkeyi terk eden pek çok müzisyenin aksine ülkede kalarak mesleğini icra etmeyi seçen, Parti üyesi olmamakla birlikte rejimin kültürel projelerine ortak olmuş ünlü orkestra şefi Wilhelm Furtwangler’in öyküsünü… Osman Erden’in kitabında da anlatıldığı üzere, Furtwangler’in Nazi rejimiyle kurduğu mesafeli ancak işlevsel ilişkiler savaş sonrası ‘suç ortaklığı’ iddialarını gündeme getirmiş, ancak Yahudi sanatçıların ülkeden çıkışlarını kolaylaştırması, sanat alanındaki yasaklara karşı çıkan bir yazısı vb. nedenlerle aklanmıştı.

Bugün bir de bir tiyatro oyunundan söz etmek istiyordum ama yerim kalmadı ne yazık ki. Oyun, Nazi partisine üye olduğu bilinen ünlü orkestra şefi Herbert von Karajan ile ünlü Yahudi besteci Leonard Bernstein’ın çatışması üzerine kurulmuş. Onu da bir başka yazıda anlatırız.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu