Oryantalist siyasal İslamcılar
Oryantalist siyasal İslamcılar
Sömürgecilik sonrası neoliberal ideolojinin en başarılı “meta”larından biri “batı kurgusu”. Bu kurgu, coğrafi bir bölgeyi değil, tarihsizleştirilmiş ve sterilleştirilmiş bir “uygarlık idealini” temsil eder. Ancak bu idealin arkasında, sömürgeciliğin kanlı mirası ve sermaye birikiminin acımasız diyalektiği gizlenir. Siyasal İslamcıların sömürgecilik eleştirisini kendilerini temsilcisi olarak atadıkları “doğu” adına, kapitalizmin bu yapısal özelliklerini tamamen yok sayarak adeta bir alicengiz oyunuyla sadece aydınlanma ve moderniteye odaklanarak yapmaları, aslında batının da çok işine yarıyor. Böylece kapitalizm olduğu gibi evrenselleşip tarihsizleşirken evrensel insan hakları, bireyselliğin gelişmesi, topluluk içinde bağımsız ve özerk bireyler olabilmek gibi aydınlanmanın tüm ilerici kazanımlarını “düşman belletip” kitleleri buna ikna etmek kolaylaşıyor.
Siyasal İslamcı söylem, sömürgecilik karşıtı bir retorik geliştirirken aslında farkında olmadan (ya da gönüllüce) batının kendisi için kurguladığı o konforlu doğu kimliğini devralıyor. Siyasal İslamcıların batı karşıtlığı, çoğu zaman batının onlara biçtiği “modernite dışı, irrasyonel ve sadece inançtan ibaret olan doğulu” rolünü bir madalya gibi göğüslerine takmaktan öteye gidemiyor. Edward Said’in işaret ettiği oryantalist bakış açısını, siyasal İslamcılar “kendine özgücülük” adına tersinden üretiyorlar. Batı, doğuyu “mistik ve donmuş” olarak kodluyor; siyasal İslamcı da “Evet, biz mistiğiz ve değişmeyiz” diyerek bu statik imgeyi tahkim ediyor.
Bu halin trajik ve bir o kadar berrak örneklerine “benlik sorunu” hakkında yürütülen tartışmalarda görülüyor. İddia o ki; batı kültürü insanları “bireysel” benlik olarak tanımlar ve kategorize edermiş, doğu kültürü ise insanı “kolektif kimlik” olarak görürmüş. Bu yaklaşım, insan özgürlüğünün yerine cemaatin kulu olmayı dayatan bir biat övgüsünden başka bir şey değil. Siyasal İslamcı retoriğin bu “benlik” (self) farklılaştırması, tam da sömürgeci aklın antropolojik laboratuvarında üretilmiş bir kurgu. Batıyı “rasyonel birey”, doğuyu “mistik cemaat” olarak donduran bu dikotomi, aslında her iki tarafın da diyalektik bütünlüğünü parçalar.
Bu bakış açısı, insan tekinin hem biyolojik-evrimsel zeminini hem de sosyokültürel inşasını görmezden gelen, özcü ve statik bir dünya tasavvuru. İnsanın biyolojik ve toplumsal evrimi onu kollektif ve bireysel özellikleri olan bir bütün benlik olarak inşa eder. “Bir ağaç gibi hür, bir orman gibi kardeşçesine” olma halinin doğulusu batılısı olmaz. Benlik hem biyolojik bir tekillik hem de toplumsal bir inşadır. Bu iki boyutu coğrafi karşıtlıklara indirgemek, sömürgeci aklın yeniden üretiminden başka bir şey değil. Onlar, “Doğu kolektiftir” derken aslında bireyi cemaatin, otoritenin ve nihayetinde iktidarın içinde eritmenin teorik kılıfını hazırlıyorlar. Oysa insanlık evrenseldir ve benlik bu iki kutup arasındaki gerilimden doğar. Bireysellik, toplumsal ilişkilerin zenginleştiği ölçüde derinleşir. Bugün kapitalizm bireyi “yalnızlaştırırken”, siyasal İslam onu “tek tipleştiriyor”. İkisi de el ele vererek insanın çok boyutlu gerçekliğini parçalıyor.
Kapitalizmin atomize ederek yapayalnızlaştırdığı, siyasal İslamcıların ise tektipleştirerek, “tek bir bütün” haline getirerek, biat ettirerek iktidarın kulu yapmaya çalıştıkları insanlara ulaşıp, evrensel insanlığı savunanlar ise yolculuklarını sürdürüyorlar. Filistinlisi, Bolivyalısı, Arabı, Acemi, İsraillisi, Rusu, Türkü, Kürdü, Hintlisi, Çinlisi velhasıl “büyük insanlık” mücadele ediyor.