Sevda, gurbet direnç ve umut
50 yılın türküsü: Sevda, gurbet direnç ve umut
50 yıllık müzik yolculuğunuzu hangi duygular ve dertler şekillendirdi?
Müzik yaşamım 1976’da başladı. Tiyatro yaşamım da olduğu için insanları incelemeyi severim. İnsanların gözlerine bakıp onları anlamaya çalışırım. İnsanlar çoğu zaman neler yaşadıklarını anlatmazlar, sadece yaşarlar. Sessiz bir dünyadır bu. Biz o sessizlerin sesi olmaya çalıştık. Bunu kendimize görev bildik. “Sevda”yı anlattık. Benim bunca yıldır içinde olduğum duygu budur. “Sevda ve Kavga Türküleri” de benim müziğe başlarkenki sloganımdı. 12 Eylül’den sonra “kavga”yı kullanamaz olduğumuz için onu “gurbet”e çevirdik. Müzik çalışmaları dizimin adını da “Sevda ve Gurbet Türküleri” koyduk. Sevda, aşk, sevgi, gurbet, acı, yoksulluk… Gurbet acıdır; zorunlu gurbete gitmek hele… Gurbetin nedeni, kaynağı yine sevda, aşk, sevgi… Benim türkülerimde de o vardır. Ülkemizin yaşadıkları var. Onları dolaylı olarak anlatmak, duyumsatmak, ve soru sordurmayı başarabilmek var. İnsan; yoksulluğu, gurbete düşüşünü, ülkesinin geldiği hâli, ülkesini sömüreni soracak. Bunları türkülerimde ben söylemem ama söyleyen şairlerimizin dizelerini alırım, onları müziklerim ve sunarım. Ahmed Arif’in dediği gibi: “Bunlar, engerekler ve çıyanlardır/Bunlar, aşımıza, ekmeğimize/Göz koyanlardır/Tanı bunları”
50’nci yıl konserlerinizi nasıl bir ihtiyaç ve hangi koşullar içinde şekillendirdiniz?
Kulaklarda yer etmiş türküler ile 12 Eylül baskısından dolayı albümlere konulamayan türküler seslendireceğiz. Geleneksel deyişlerden çağdaş şairlerin dizelerine kadar yaptığımız çalışmalar da olacak. Tabii ekonomik olarak zor bir dönemdeyiz. Uzun zamandır konser yapamadık, koşullar belli. Salon kirası, orkestra masrafları vs. Dernekler, belediyeler baskı altında. Baskılar var ama sessizlik de olmaz. Bu, sinmişlik getirir. İnsanlar bir araya gelmeliler ki yalnız olmadıklarını görsünler. Bizim konserlerimiz eğlence amaçlı değildir; bilinçlendirme toplantıları gibidir. İnsanların bir araya gelmemeleri, kendileri gibi düşünen insanların ne kadar olduğunu bilememeleri onlarda zayıflık duygusu oluşturur. Bu konserler o duyguları giderir, birlikteliği güçlendirir.
Konserleri nerelerde gerçekleştireceksiniz?
8 Mayıs’ta Kartal Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nde, 15 Mayıs’ta Caddebostan Kültür Merkezi’nde ve 12 Haziran’da Avcılar Barış Manço Kültür Merkezi’nde gerçekleştireceğiz.
İstanbul dışında konser yok mu?
Şehir dışına gidemiyoruz. O masrafı karşılamamız imkânsız. Biz kendi yağımızla kavruluyoruz. Sponsorumuz yok. İstanbul dışına orkestrayı şu durumda götürmem mümkün değil ama ben tek başıma gidebilirim. Eğer bir sponsorumuz olursa orkestramızı da diğer şehirlerimize götürebiliriz ve bundan büyük keyif alırız.
Siz şiire çok önem veren bir müzisyensiniz. “Pir Sultan Abdal” ve “Sevdadır” albümleriniz bu açıdan çok önemli örneklerden. Nâzım’dan Sabahattin Ali’ye, Enver Gökçe’ye kimler yok ki…
Ben geleneklere bağlı, geçmişten hareket edip geleceğe gitmeyi hedefleyen bir müzisyenim. Saydıklarınızın yanında birçok çağdaş şairin şiirlerini ezgilendirdim. Ahmed Arif, Sennur Sezer, Refik Durbaş, Mehmet Başaran, Eray Canberk, Melih Cevdet Anday, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi, Cahit Sıtkı Tarancı, Mehmet Kemal ve Orhan Kemal ki kimsede yoktur. Onun sözlerini yazdığı “İşsizlik” adlı bir türküdür bu. Ben şiirin doğru, güzel ve özellikli yapıda olanını arıyorum. Bazı şiirler okuyunca çok güzel olabiliyor ama müziklemede aynı sonucu göremeyebiliyorsunuz. Şair arkadaşlarımız kesinlikle alınmasınlar. Bu arada türküler arasında şiir söyleme geleneğini başlatan da benim. Konserlerimde şiirlerin bazen tamamına bazen bir kısmına yer veririm.
O dönem yaşayan şairlerin yaklaşımları nasıldı?
Enver Gökçe çok mütevaziydi, teşekkür etti. Ahmet Arif türküyü biraz sert buldu. Birileri benden sonra Fazıl Hüsnü’den şiirlerini kullanma izni istemeye gitmiş, o da “Sadık Gürbüz gibi yapın” demiş.
Peki toplumda ya da yakın çevrenizde bu çalışmalar karşılık buldu mu?
Ben müzikte çoksesliliği öne çıkarırım. Özellikle Pir Sultan’daki çalışmalarım olumlu karşılanmadı. Burjuva özentisi olarak algılandı, eleştirildi. Ama ben dinlemedim. “Toprağım ve Sevdam” senfoniktir. Senfoni orkestrası ve koroyla söylediğimde “Neden yapıyorsun?” diye sordular. “Delinin biri zamanında böyle bir şey yapmış’ desinler diye yaptım” dedim. Ben özü anlatırken biçimi göz ardı etmem. İnsanların beğenmesi, dillerine pelesenk olması biçimin sevilmesine ve benimsenmesine bağlıdır.
70’lerden bugüne müzik kültürü ne durumda sizce?
70’lerde halk hareketi daha diri, canlı ve coşkuluydu. Türkü yapanlar, söyleyenler daha cesurdu. Özgür bir ortam vardı. Şimdi bin yıl önce söylenmiş türküleri bile neredeyse yargılayacaklar. Ülke öyle bir döneme geldi ki akıl, mantık, ahlak, vicdan alır değil. 70’lerden bugüne, baskının artışı açısından fark var. 12 Eylül’de türküler yasaklanıyordu. Bizde sağ elimizle de olsa mutlaka “sol” kulağımızı gösterirdik.
Emek yine aynı emek mi?
Elbette. Emek yine sömürülüyor. Grev silahtır ama silah işlemiyor. En anayasal hak olan yürüyüş engelleniyor.
Telif hakları mücadelesi ile ilgili neler düşünüyorsunuz?
50 yılda 50 kuruş telif almadım. İyi mi yaptım? Hayır. Günümüzde bilim-teknik kullanılarak haklar sömürülüyor. Ama bu böyle gitmez. Benim mesleğim bu ve emeğimin karşılığını almak isterim. Meslek birliklerinin çalışmalarını takip ediyorum ve başarılı olmalarını istiyorum.
Şehir Tiyatroları geçmişiniz de var, neden ayrıldınız sahneden?
Ben ayrılmadım ki, ayırdılar. Biz Şehir Tiyatroları’nda bir ekip olarak Muhsin Ertuğrul’un öğrencileriydik. Konservatuvarda olmayan, çok iyi bir sistemle 2 yıl yetiştirildik. İktidar değişti ve Ertuğrul’un yerine Vasfi Rıza Zobu’yu getirdiler. O da efendilerine yalakalık olarak ilk iş Ertuğrul ve bizi attı. Benim kadrom figürandı ama Mücap Ofluoğlu ile başrol oynuyordum. O zaman yüreğim koptu, hâlâ içim yanar. Daha sonra çağırdılar, oynadım, ödül aldım. Özel tiyatrolarda da oynadım. Tiyatro aşkının susuzluğunu gidersin diye sinema ve dizi oyunculuğu da yaptım.
Bağımsız medyaya yönelik baskıları ve gazetecilerin tutuklanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gazetelerin yaşaması gereklidir; gazete giderse bir toplum gider. Şimdi “haber alma özgürlüğü” deniyor ya, o “haber alma hakkı”dır aslında. Özgürlükten de önceliklidir. Gazeteciyi tutuklamak benim elimden hakkımı almaktır. O hak; ekmek, su, hava, yaşamak gibidir. Haber vermek gazetecinin görevidir, haber almak benim hakkımdır. Bu yüzden gazetelerin yaşaması ve yaşatılması gereklidir.