Almanya’da emek-sermaye uzlaşması ve dönüşüm krizi: Sosyal devletten savaş ekonomisine

Almanya’da emek-sermaye uzlaşması ve dönüşüm krizi: Sosyal devletten savaş ekonomisine

KURUMSAL AŞINMA

Neoliberal döneme geçişle birlikte Almanya’da sermayenin küresel ölçekte hareket kabiliyetinin artması, üretimin mekânsal olarak parçalanması ve emek piyasalarının esnekleştirilmesi, sendikal örgütlenmenin hem maddi pazarlık gücünü hem de rıza üretme kapasitesini zayıflatmıştır.

Neoliberal küreselleşme ile birlikte bu kurumsal uzlaşma rejiminin maddi temelleri önemli ölçüde dönüşmüştür.

Sermayenin küresel hareketliliği, üretim süreçlerinin parçalanması ve emek piyasalarının esnekleşmesi sendikal gücü zayıflatmıştır.

Özellikle Gerhard Schröder döneminde uygulanan Agenda 2010 reformları iş güvencesini aşındırmıştır.

Sendikalaşma oranlarındaki düşüş, özellikle genç ve güvencesiz gruplar arasında belirgindir.

Bu durum yalnızca örgütsel değil, kolektif sınıf kapasitesinin yapısal zayıflaması anlamına gelir.

SINIFIN PARÇALANMASI

Küreselleşme emek-sermaye ilişkilerinde yapısal bir asimetri üretmiştir. Sermaye küresel ve mobil hale gelirken emek ulusal hukuk sistemlerine bağlı kalmıştır.

Sanayi kapitalizminin yoğunlaşmış üretim yapısı çözülmüş; hizmet sektörü, taşeronlaşma ve platform ekonomisi emek süreçlerini parçalamıştır.

Platform temelli çalışma biçimleri (dijital uygulamalar üzerinden, algoritmalarla organize edilen ve genellikle güvencesiz/parça başı işlere dayanan çalışma modeli; örn. Uber, Lieferando) emeğin geleneksel işyeri ilişkilerinden koparak algoritmik olarak örgütlenmesine yol açmaktadır.

Uluslararası sendikal yapılar, örneğin Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC), koordinasyon sağlasa da birleşik bir sınıf gücü üretmekte yetersizdir.

Emek hareketi bu süreçte ikiye ayrılmaktadır: kurumsal sendikal yapı ile yatay-ağ temelli güvencesiz emek örgütlenmeleri arasında parçalanma yaşanmaktadır.

SOSYAL DEVLETİN DARALMASI

Son dönemde Almanya’da siyasal-ekonomik yönelim, emek-sermaye uzlaşma rejiminin tarihsel sosyal devlet dengesinden belirgin bir sapmaya işaret etmektedir.

Friedrich Merz (CDU/CSU) ve SPD ekseninde şekillenen yeni hükümet yönelimi, giderek artan ölçüde güvenlik, savunma ve jeopolitik rekabet merkezli bir ekonomik yeniden yapılanmaya işaret etmektedir.

Bu çerçevede gayrisafi yurt içi hasılanın yaklaşık %5’ine kadar çıkan bir oranın silah sanayi ve askeri harcamalara yönlendirilmesi, klasik refah devleti mantığından “savaş ekonomisi” eksenli bir dönüşüme geçişi göstermektedir.

Bu süreç yalnızca mali önceliklerin yeniden dağıtımı değildir; aynı zamanda devletin temel işlevlerinin yeniden tanımlandığı bir dönüşümdür.

Artan güvenlikleşme (securitization) eğilimi, yani toplumsal, ekonomik ve siyasal karar alma süreçlerinin giderek güvenlik mantığı tarafından belirlenmesi, sosyal politikaların ikincilleştirilmesine yol açmaktadır.

Bunun sonucu olarak sosyal harcamalarda yapılan kısıtlamalar, eğitim, sağlık ve sosyal yardım gibi alanlarda belirgin daralmalar üretmektedir.

Bu daralma, emek sınıfının yeniden üretim koşullarını doğrudan zayıflatmakta ve toplumsal eşitsizlikleri derinleştirmektedir.

Bu süreçte emek-sermaye uzlaşma rejiminin kurumsal taşıyıcısı olan Deutscher Gewerkschaftsbund’un (DGB) belirgin bir karşı-mobilizasyon üretmemesi, sendikal hareketin kurumsal uyum mekanizmalarına sıkıştığını göstermektedir.

SINIFIN KURULUŞ SORUNU

Almanya örneği, kapitalist istikrarın çatışmanın yokluğu üzerinden değil, onun kurumsal mekanizmalarla yönetilmesi üzerinden üretildiğini göstermektedir. Bu istikrar durağan değil, çelişkilerin sürekli yeniden üretildiği dinamik bir süreçtir.

Neoliberal küreselleşme ve güncel güvenlikleşme eğilimleri, bu uzlaşma rejiminin hem maddi hem ideolojik temellerini aşındırmıştır.

Buna rağmen sistem, çatışmayı ortadan kaldırmak yerine onu düşük yoğunluklu kriz biçimlerinde yeniden üretmeye devam etmektedir.

Bu çerçevede emek hareketinin tarihsel sorunu, yalnızca temsil kapasitesinin zayıflaması değil, aynı zamanda sınıfın siyasal özne olarak yeniden üretilememesidir.

Kurumsallaşmış sendikal yapıların mevcut hali, kapitalist devlet formu içinde “yönetilebilir çatışma” üretme işlevine sıkışmış görünmektedir.

Bu bağlamda emek hareketinin güncel handikapı yalnızca temsil kapasitesinin zayıflaması değil, kapitalist uzlaşma rejimi içinde kurumsallaşarak sınıf antagonizmasını yönetilebilir bir forma indirgemiş olmasıdır.

Bu durum sendikal hareketi tarihsel olarak bir “karşı-güç” olmaktan ziyade sistem içi denge üreticisine dönüştürmektedir.

Dolayısıyla emek hareketinin yeniden kurucu bir özneye dönüşebilmesi, yalnızca daha geniş hak taleplerine değil, parçalanmış emek rejimlerinin (güvencesiz, platform temelli ve taşeronlaşmış emek biçimleri) yeniden birleşik bir sınıf kapasitesine dönüştürülmesine bağlıdır.

Bu ise üretim zincirlerinin küresel ölçeğinde örgütlenmeyi zorunlu kılar ve sendikal hareketi ulusal müzakere düzeyinden çıkararak yapısal bir karşı-hegemonya hattına taşır.

Mevcut uzlaşma rejimini aşabilecek mücadeleci sendikal hat, sermayenin küresel hareketliliğine karşı eşgüdümlü ve sınır aşan bir sınıf örgütlenmesi geliştirmek zorundadır.

Ancak bu yönelim, katı bir zorunluluk mantığından ziyade, farklı ölçeklerde gelişen mücadele biçimlerinin birbirini beslediği kurucu bir süreç olarak ele alınmalıdır.

Ulusal düzeyde taban örgütlenmeleri, işyeri komiteleri ve güvencesiz emek ağları sınıfın gündelik dayanıklılığını ve maddi mücadele kapasitesini güçlendirirken; ulusötesi düzeyde gelişen eşgüdümlü ağlar ve üretim zinciri boyunca kurulan bağlantılar, bu mücadelelerin etkisini genişleterek sermayenin mekânsal parçalanma stratejisine karşı bütünleşik bir karşı ağırlık üretir.

Bu karşılıklı etkileşim yalnızca örgütsel bir genişleme değil, aynı zamanda sınıfın tarihsel özne olarak yeniden inşasını mümkün kılan bir dinamik yaratır.

Bu süreç, emek hareketinin parçalanmışlık deneyimini salt bir zayıflık olarak değil, kolektif bir yeniden kuruluş ve moral-siyasal yeniden üretim imkânı olarak dönüştürmesini sağlar.

Böylece işçi sınıfı, hem yerel hem küresel ölçekte daha güçlü bir özne bilinciyle yeniden şekillenen, umut üretme kapasitesi yüksek bir toplumsal güç olarak yeniden ortaya çıkabilir.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu