Barışa kim karşı çıkar?
Barışa kim karşı çıkar?
Öte yandan, yıllarca sistemin dışında tutulan, kaynağı karanlıkta kalmış servetler için kapılar periyodik olarak yağlanıyor. Şimdi sekizinci kez Meclis gündemine getirdiler. Mesaj açık: paranızı yeterince uzun süre saklarsanız, bir gün uygun koşullarla sisteme sokmanız için kapı açılır.
Tam da bu yüzden mesele yalnızca “ne kadar para gelir?” sorusuyla tartışılamaz. Eğer bu düzenlemeler Türkiye’ye kalıcı kaynak kazandırıyorsa, neden döviz ihtiyacı hâlâ temel sorunlardan biri? Eğer büyük varlıklar kayıt içine girdiyse, neden bunun üretime, yatırıma ve istihdama güçlü bir yansımasını görmüyoruz?
Daha ağır sonuç ise vergi adaletinde ortaya çıkıyor. Türkiye’de vergi yükü gelir ve servet üzerinden değil, büyük ölçüde tüketim üzerinden taşınıyor. Ekmek alan da, bebek bezi alan da, mazot kullanan çiftçi de aynı dolaylı vergi düzeninin içine giriyor. Bordrolu çalışan için “nasıl olsa af çıkar” deme imkânı yok. Vergisini zamanında ödeyen işletme, ödemeyenin daha uygun koşullarla sisteme döndüğünü gördüğünde haklı olarak soruyor: Kurala uyan mı korunuyor, bekleyen mi ödüllendiriliyor?
Varlık barışının asıl tahribatı burada başlıyor. Kayıp yalnızca tahsil edilmeyen vergiden ibaret değil. Daha büyük kayıp, vergi düzeninin meşruiyetinde yaşanıyor. Çünkü vergi sistemi sadece oranlardan ve tahsilat cetvellerinden oluşmaz; adalet duygusuna dayanır. Güçlü olanın geçmişi silinirken, sıradan insandan her alışverişte vergi alınırsa bu inanç zedelenir.
O halde asıl soruyu tersinden sormak gerekir: Devlet büyük servetlerle barışmayı bu kadar sık gündemine alıyorsa, neden yoksullukla da barışmayı düşünmüyor?
Bugün Türkiye’de yalnızca kayıt dışı servet sorunu yok; ağır bir borçluluk krizi var. Milyonlarca insan kredi kartı borcunu çeviremediği için icra tehdidiyle yaşıyor. Emekliler ay sonunu getirebilmek için kredili mevduat hesabına yükleniyor; sonra da çok yüksek faiz, vergi ve fon yükleriyle karşı karşıya kalıyor. İnsanlar lüks tüketim için değil, gıda, kira, fatura ve temel ihtiyaçları için borçlanıyor. Yoksulluk artık sadece gelir yetersizliği değil; yüksek faizle finanse edilen bir hayatta kalma biçimine dönüştü.
Madem “barış” aranıyor, bir kez de yoksulluk barışı konuşulmalıdır. Kredi kartı ve kredili mevduat hesabı borçları düşük gelirli yurttaşlar için makul koşullarla yeniden yapılandırılmalı; icra takibine düşmüş dar gelirli hanelere sosyal ölçütlere dayalı nefes alanı açılmalı; emeklilerin ve ücretlilerin borçları üzerindeki faiz yükü hafifletilmeli vergi ve fonlar kaldırılmalıdır. Bu, borcunu keyfi biçimde ödemeyeni ödüllendirmek değil; geçim krizinin altında ezilen milyonları yeniden ayağa kaldırmaktır.
Böyle bir adımın toplumsal faydası büyüktür. İcra baskısı altındaki hanelerin psikolojik yükü azalır. Aile içi gerilimler hafifler. İnsanlar borç çevirmek yerine temel ihtiyaçlarına kaynak ayırabilir. Küçük esnafın tahsilat imkânı artar. Bankalar açısından da tahsil kabiliyeti zayıflayan dosyalar yerine daha yönetilebilir bir ödeme zemini oluşur. En önemlisi, yurttaş devleti yalnızca büyük varlık sahiplerine kolaylık sağlayan bir güç olarak değil, zor durumda kalanı da gören bir yapı olarak hisseder.
Bu nedenle varlık barışı tartışması, vergi adaleti kadar borç adaletiyle de birlikte ele alınmalıdır. Servetini sistem dışında tutana neredeyse maliyetsiz dönüş yolu açılırken, kredi kartının asgari ödemesine sıkışmış emekliye yüksek faiz ve vergi uygulanıyorsa, burada barış değil ayrıcalık vardır. Büyük paraya af, yoksula icra; kayıt dışı servete kolaylık, geçinemeyen yurttaşa faiz, vergi ve takip yükü adil olamaz.
Türkiye’nin ihtiyacı sekizinci kez varlık barışı değil; kurala uyanın cezalandırılmadığı, güçlü olanın kollanmadığı, geçinemeyen milyonların da görüldüğü yeni bir mali anlayıştır.
Gerçek barış, güçlüyle el sıkışarak değil, güçsüzü ayağa kaldırarak kurulur.