Sanat ve edebiyat siyasetle var olur

Sanat ve edebiyat siyasetle var olur

İran-Irak savaşının tanığı olarak büyüdüğünü aktaran yazar, “Savaş görmüş bir kız çocuğu olarak, Ortadoğu doğumlu bir kadın olarak; anti-emperyalist ve anti-siyonist çizgide seyreden bir insan olarak Mezapotamya’da doğmak onurdur, şereftir” diyor. Eserlerinin hepsinin aynı ana fikri taşıdığını kaydeden İgual, “Ben daima namlunun ucunda olan bir coğrafyadan geldim ve asla ‘Şansımıza bak, nasıl bir yerde doğduk!’ demedim, hep gurur duydum. Hüzünlüyüm, öfkeliyim, kalbim sızlıyor ama bu coğrafyada doğduğum için değil yakamızı bırakmayan şeytani şürekâ bize nefes aldırmak istemediği için. Bunu nasıl dile getirebilirim? Yazarak, sahneye koyarak tavrımı gösterebilirim. Benim gücüm de bu.  Romanlarımda, gazellerimde, sahnede tiradlarımda haykırıyorum. Hülasa, ben coğrafyamızın hayranıyım” diyor.

Yönetmenliğini Helen Şahin’in yaptığı tek kişilik müzikli tiyatro oyununu ve sanatın siyasetle ilişkisini İgual ile konuştuk.

Oyunun konusu nedir ve ortaya çıkış süreci nasıl oldu?

7 Mayıs’ta gerçekleştireceğimiz bu icra, tek kişilik müzikli tiyatro olarak tanımlanabilir. Eserin tamamında Şems Divanı ve Mesnevi’den aldığım, titizlikle seçtiğim gazelleri Türkçeye çevirerek sahneye taşıyorum. “Güneş doğudan yükselir” mottosunu halklarımıza tekrar vurgulayarak hatırlatmak amacım. Batı uygarlığı henüz barınma sorununu çözememişken, bizim topraklarımızda Mevlanalar vardı. Batı hayranlarına ne kadar değerli bir coğrafyaya sahip olduğumuzu anımsatmak istedim. Dada Salon’da gerçekleştirdiğimiz “1 Gecede 1001 Gece” prömiyeri iki perdeydi. İlk perde Firdevsi, Hafız, Sadi, Hayyam, Nizami ve İranlı muassır şair Şehriyar’la bezeliydi. İkinci perde ise sadece Şems ile Mevlana’ydı. İkinci perdeden yola çıkan tek perdelik oyunun alt başlığı da “Bin Şems Bir Celaleddin” oldu.

Temsilde seyirci ne ile karşılaşacak ve karakterler hangi zeminde buluşuyor? Eserin verdiği ortak mesaj var mı?

Şems ile daha Mevlana olmamış Celaleddin’in karşılaşmasıyla başlayan oyun, Şems’in öldürülmesiyle, yas ve matemle biten 75 dakikalık bir gösteri. Süreci epik bir yaklaşımla sahnede dönüşümlü iki dilde anlatıyorum; Farsça ve Türkçe. Gazellerin Türkçe çevirilerini yaptım ve bana ait özgün üç gazel ekledim metne. Farsçadan Türkçeye çeviride anlam boşlukları olabiliyor; meramı anlatan, aynı noktaya parmak basan yeni gazeller yazma ihtiyacı hissettim ki manayı Türkçe iletebileyim. Aslında mesaj şu: Dogma ve dar zihniyet her dönemde aynı hedefe hizmet eder. Kör taassubun tarih boyunca manevi açıdan yoksun olduğunu ve Şems’i öldürenlerin bugün doğruyu söyleyen, gerçeğe ışık tutan insanların varlığını linç edenlerle aynı kafa yapısında olduğunu anlatıyor.

Modern dünya insanına bu oyun ne düşündürür?

Sahnede sadece iki tarihî şahsiyeti anlatmıyorum; bir dönüşümü seyrediyorum. Mevlânâ ile Şems-i Tabrizi’nin karşılaşması aslında insanın kendi içindeki güneşi keşfetmesinin, uyanışın hikâyesidir. Şems bir güneş gibi Mevlana’nın hayatına doğuyor; Mevlana ise o güneşin ışığında içindeki şiiri, ritmi ve hakikâti keşfediyor. Bu oyun tarih anlatmaktan çok bir ruh hâlini sahneye taşıyor. Çünkü bu hikâye sadece 13. yüzyıla ait değil; bugün de insanın kalbinde yaşanan arayışın öyküsüdür.

Doğduğunuz ülke olan İran yeni bir savaşın içinde. Savaş ve ölümler eserin içeriğine, biçimine ya da sahnelenmesine etki ediyor mu?

Sanat, siyasal bir eylemdir. Şimdi bir eser daha tercüme etmeye çalışıyorum; amacım, benzer süreci nasıl olmuş da 800-900 yıl önce kaleme almış bir şair, hatırlatmak. Ve dünya haydutlarının zulmüne uğramış insanlara ithaf etmek.

Sanat ve siyaset ilişkisini nasıl yorumlarsınız?

Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki sanat eserlerini seçerken bile duraksıyorum bazen. Mesela Mevlana’nın eserlerini seçiyorum ya da Sadi Şirazi’nin. Ömer Hayyam’dan, Attar Nişaburi’den. Kısacası iz bırakmış ediplerin sözlerini tercüme edip paylaşıyorum sosyal medyamda. O platformda bile Şems’i, Hallac-ı Mansur’u katleden bin yıl önceki nefretle yaklaşıyorlar. Ben ise bunu aşmak için ısrarla çabalıyorum. Hallac-ı Mansur “En el Hak” dediği için mürted ilan edildi, Mevlana’ya yapıştırmadıkları yama kalmadı. Peki, biz bunları başka bir zihniyetle neden okuyamıyoruz? Düz metin okuma adeti ile yaklaşıp metaforunu anlamaya niye gayret etmiyoruz? Her dem savunduğumuz demokrasinin damarıyla, hattıyla niye tekrar incelemiyoruz?

Bu sorunuzu bir de şöyle yanıtlamak isterim. Sanat çoğu zaman bir seçimdir; bir duruş, bir söz söyleme biçimi. Dolayısıyla sanat ile siyaset birbirinden ayrı düşünülemez. Sanat insanı anlatır; insanın olduğu yerde ise adalet, özgürlük, acı ve umut vardır. Bir şiir bazen bir meydan okumadır. Sahne kimi zaman bir bildiriden daha derin bir iz bırakır. Tarih boyunca birçok sanatçı, insanın yüreğini, hakkını, telaşını, öfkesini anlatırken aslında dünyaya da mesaj vermek istemiştir. Bu yüzden benim için sanat, bir propaganda değil insanın vicdanını uyandıran en zarif siyaset biçimidir. Edebiyat siyasetle var olur. Louis Aragon, Firdevsi, Nazım Hikmet, Gabriel Garcia Marquez, Sadık Hidayet, Füruğ Ferruhzad, Şair Senai, Sadi Şirazi, Aziz Nesin…  Eli kalem tutan bir kadın olarak siyasetten nasıl ayrı dururum?

 Örneğin İran’daki ‘devrim’in en çok beslediği alan sanat olmuştur. Devrimler her zaman sanatı besler. Tiyatro, müzikal, şiir, romanlar, sinema. Resim, heykel, minyatür, sanatın her dalında kendini gösterdi devrim ve savaş. Benzer durum Filistin için de geçerli. Bir iki sene sonra ne şairler, ne tiyatro oyunları, ne ressamlar, heykeltıraşlar göreceğiz o yıkımlardan seslenen.  Başka bir açıdan da bakacak olursak, toprakları kanla sulanmış, emperyalist ve siyonist zorbalığa maruz kalmış halkların sabah kahvaltısında bile siyaset var, rüyalarında siyaset var, yaptığı yemekte siyaset var… Yemeğe koyduğu ürünün Amerikan veya İsrail menşeinden olmamasına dikkat eder; bu siyasettir. Kahvaltıda sofrasında Nutella görmezseniz, bu, siyasettir. Çamaşırını yıkarken boykot ürünü göremezsiniz, bu siyasettir. Bu kadar basittir siyaset. Hasılı kelâm sabahtan akşama dek bu yaralı insanların hayatındadır siyaset.

Eserinizi emperyalizme bir karşı çıkış olarak görüyorum. Nasıl değerlendirirsiniz?
 
Çok doğru bir cümle. Batı her ne kadar kültürü önemsediğini iddia etse de görüyoruz ki Tahran’daki UNESCO eseri Gülistan Sarayı’nı bombaladı, İsfahan’daki UNESCO mirası Çehel Sutün Sarayı’na roket attı. Palmira, CIA emriyle yerle harap edildi ve bu gerçek, seneler sonra sır dolu dosyalardan sızdı yahut sızdırıldı.
Irak’a gelince, çalınan, tahrip edilen kültür, tarih hafızası telafi edilemez durumda. Hem Iraklılar hem İranlılar için. Tarumar edilen tarihin arasında 410 yıl Sasaniler’in başkentlerinden biri olan Tisfun’daki eserler de nasibini aldı. Afganistan müzelerinden de İran ve Afganistan’a ait kıymetli eserler alınıp götürüldü.
Batıdaki omurgalı insanları tenzih ediyorum. Sözüm,  dünyayı yağmalayan, ülkeleri imha eden, mutlak hakimiyet hayaliyle gezegenin bir ucundan diğer ucuna ölüm saçan senaryolar kaleme alan, şık görünüşlü eşkıyalara. Takım elbiseli, tıraşlı, kravatlı, pahalı parfümler süren bu haydutlar çetesi mütemadiyen insan hakları ‘endişesi’ taşıyor, ancak namlularını hep de haklarından bahsettiği insanların üzerine doğrultuyor. Bu ikiyüzlülüğün farkına varmış biri olarak, emperyalizm ve siyonizm düşüncesi kokan hiçbir söylem ve eyleme inanmıyorum hatta ağızlarından çıkan her argümanı tehlikeli buluyorum. Dolayısıyla sundukları cafcaflı, kahramanperver dünyaya özenmemek benim duruşum.
Garp aleminin altın tepside sunduğu ‘medeniyet, huzur, özgürlük, sütliman hayat’a kanan, iman getiren yaşadığımız coğrafya insanı, Batı rüyası sempatizanı rolüne veya koduna sahip olduktan sonra değerlerinden, geleneğinden uzaklaşmaya başladı.

Emperyalizm bir yandan da halkların hafızasını yok ediyor…
 
Amerikan emperyalizmiyle İsrail siyonizminin İran’ı kollama nedenleri hiç yok, hatta daha çok yıkmak ve parçalamak için sebepleri var. İran’ın etrafındaki ülkeleri dizayn ettiler önce, bu emel uğruna her türlü yol onlar için meşruydu. 47 yıllık Amerikan ambargosu bile kibirli ve zalim kanadın, halkları zerre kadar umursamadıklarının sarih tablosudur. İnsanın yaşama hakkını tek bir tuşla elinden alan, ağır yaptırımlarla gündelik hayatını dahi zorlayan emperyal sistem herhangi bir kültürel, tarihi mekânı önemser mi? .
Hafız-ı Şirazi’nin mezarını vurmama garantisi var mı? Yok. Tebriz’deki arkeoloji müzesini vurmama ihtimali var mı? Hayır, yok. Peki, Pers İmparatorluğu’nun kurucusu Büyük Kiros’un mozolesini vurabilir mi?  Evet.
 
İran’ın her tarafı tarih. İran’ın bu kültürel hafızasının kaynağı, tarih boyunca halkın bilinçli olması. Mevcut düzeni destekleyen, desteklemeyen herkesin kalbi titredi Gülistan Sarayı vurulduğu zaman. Gözyaşlarına boğuldu Çehel Sütun’un camları, çinileri tuz buz olurken. Sadi Şirazi’nin, Ömer Hayyam’ın mozoleleri ya da Attar Nişaburi’nin, Firdevsi’nin, hangi eser, hangi saray olursa olsun tahrip edildiğinde İran halkının kalbinin titreyeceğini biliyorum. Bu kültürel mirastır, aynı şey Türkiye için de geçerli. Biz kültürleriyle var olmuş halklarız.
 
Eseriniz hafızayı tazelemeyi de hedefliyor. Peki, hafızası tazelenmesi gereken profili nasıl tarif edersiniz?
 
Bu sadece Ortadoğu ya da bölge ülkeleri değil başka ülkeler için de geçerli. Venezuela ve Rusya’yı örnek verebiliriz. Batı sempatizanı olmanın makbul sayılması Rusya’nın başına da gelmişti. Gorbaçov McDonald’s reklamına çıktığı gün bitti Rusya aslında. Bu kodlarla, sadece son dönemdeki sosyal medya bombardımanıyla değil, gayet hesaplı, planlanan ve servis edilen Hollywood değerleri, estetiği, şatafatı, süslemeleriyle halkların Batı’ya ya da Amerika’ya özendirilmesi çok ciddi bir amaca hizmet etti. Halklarımız film ve dizilerde gördüklerinin yerler, hikâyeler ve insanlardan ibaret olduğunu düşündüler. Oysa bambaşka bir gizli senaryoyu alkışladıklarının farkında değillerdi. Bazı ülkelerden bahsediyoruz, bütün Batı’yı aynı potada eritmek de doğru olmaz. Mesela eski emperyalist İspanya’yı bu potada eritemeyiz çünkü son dönemde bir Pedro Sanchez gerçeği var. Benim kastettiğim Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya… Bir de İsrail var tabii, Batılı olmadığı hâlde.

Burada bize servis edilen her şeye patetik gözüyle bakıyorum. Eksik veya hasta, yanlış veya doğru olmayan, gerçek dışı bir ütopya bize yedirilmeye çalışılıyor. Kimse resmettikleri renkli, kusursuz, idealist dünyada yaşamıyor ve gerçek hayatlardan bihaber Doğu halkı, bu asılsız gösterişe özeniyor. McDonald’s yemeye, Starbucks’a gitmeye, hiçbir zihniyete sığmayan giysiler tercih etmeye… Bunun adını da demokrasi ve özgürlük koymuşlar, biz de bunu kabullendik. Oysa özgürlük ve demokrasi bu kadar basit tarif edilemez.
 
 İran’da yaşananlara tepkinizi halkın, geleneğin, tarihin, halk iradesinin savunması diye anlıyorum. İran’da yaşananlara sevinenler için ne düşünüyorsunuz?
 
Ben Venezuela’yı da Gazze’yi de savundum; Gazze için Barselona’da, Viyana’da, İstanbul’da düzenlenen itirazlara, katıldım. Irak’a gittim geçtiğimiz yaz; Irak’ta Şiiler için hatta tüm Müslümanlar için önem taşıyan Kerbela (Erbain) yürüyüşüne katıldım. Gazze’ye destek yürüyüşüne dönüşmüştü aslında ve Batılı çok insan gördüm; İspanya’dan, İsviçre’den, Almanya’dan, Amerika’dan gelen Müslüman olmayan insanlarla karşılaştım, sohbet ettim. 28 milyon kişi  yürüdü o yolda. Filistin bayrağı ellerimizde 50 derece sıcaklıkta kilometrelerce yol aldık, haykırarak. Bunların merkezinde anti-siyonist duruş vardı.
 
Ayrıca her halk kendi kaderinden sorumludur. Dış müdahaleler daima felaketle sonuçlanmıştır. “Demokrasi getireceğiz” diye salyaları akarak dünyaya seslenen kravatlı teröristlerin ayak bastıkları topraklarda bırakın halkların özgürleşmiş bir hayatı selamlamalarını, bir daha ülke olamadılar. Bitmeyen kaos, korku, vahşet alınlarına kader diye yazıldı.
Maduro tutuklandığında Amerika’daki Venezuelalılar şölenlerle birbirlerini tebrik ettiler. Oysa Venezuela’ya yapılan saldırılarda pek çok insan öldü. Bunu kutlayan Venezuelalılar, vatansever midir? Hayır. Hatta Venezuelalı mıdır? Hayır.
 
Tüm değerleri ile birlikte asimile olmuş, vicdanını, asaletini ve her şeyden önce toprağının kokusu unutmuş bir güruh.
 
İran için de aynı şey geçerli. 168 kız çocuk katlediliyor, hastanede kuvözdeki bebek ölüyor, halkın yaşadığı mahalleler vuruluyor. 28 Şubat dünya çapında yayınlanıyor, onlarca ülke İran için ayaklanıyor ve sen yabancı ülkelerin meydanlarında raks ediyorsun. Sen yaşadığın ülke için de tehlikeli bir zihniyete sahipsin aslında. Sen insanlık için tehlikesin…
  
Batı’nın ‘barış getirme’ iddiasıyla Ortadoğu’ya yaptığı müdahaleleri nasıl değerlendirirsiniz?
 
Batı’nın Ortadoğu’ya yaptığı müdahaleleri değerlendirirken tek tek olaylara bakmak gerekir. Çünkü her müdahale farklı gerekçelerle yapılmış olsa da sonuçları çoğu zaman benzer tartışmaları doğurmuştur: Barış mı geldi, yoksa kaos mu arttı?
İlk olarak 1953’teki İran Darbesi. ABD ve İngiltere, İran’ın ilk demokrat Başbakanı Mohammad Mossadegh’in petrolü millileştirmesinden sonra bir darbe operasyonu düzenledi. Operasyonun arkasında CIA vardı. Sonuç olarak Mohammad Reza Pahlavi’nin otoriter yönetimi güçlendi, İran’da Batı karşıtlığı büyüdü. Bu süreç sonunda 1979 İran İslam Devrimi gerçekleşti.
İkinci olarak 2003’teki Irak İşgali. ABD öncülüğünde kurulan koalisyon, Saddam Hüseyin’i devirmek için Irak’a girdi. Gerekçe olarak kitle imha silahları iddiası gösterildi. Sonuç, Saddam rejimi devrildi, devlet kurumları çöktü, mezhep çatışmaları ve iç savaş başladı. Daha sonra ABD destekli IŞİD gibi radikal örgütler ortaya çıkarıldı. Kitle imha silahları ise asla bulunamadı.
 
Üçüncü olarak 2011’de yaşanan Libya Müdahalesi. NATO güçleri, Muammar Gaddafi yönetimine karşı askeri operasyon düzenledi. Sonucunda ise Kaddafi rejimi devrildi, Kaddafi öldürüldü, Libya’da merkezi devlet yapısı zayıfladı. Ülke uzun süre farklı milis güçlerin kontrolünde kaldı.
 
Dördüncü olarak ise 2001-2021 yılları arasında yaşanan Afganistan Savaşı. ABD, 11 Eylül saldırıları sonrası Afganistan’a müdahale etti. Bu müdahalenin sonucunda Taliban yönetimi devrildi, 20 yıl süren savaş yaşandı, 2021’de ABD çekilince Taliban yeniden iktidara geldi.
 
Öyleyse şunu diyebiliriz: Devlet kurumlarının çökmesi, iç savaşların başlaması, radikal örgütlerin ortaya çıkması ve uzun süreli siyasi istikrarsızlıkla sonuçlanan Batılı senaryolar.
Irak ve Libya örneklerinde birçok analist, ‘rejim değişti ama güçlü bir devlet yapısı kurulamadı’ görüşünü paylaştı. Yani modern Ortadoğu tarihinde Batı müdahaleleri genellikle ‘sözde’ hızlı askeri başarı fakat uzun vadede istikrarsızlık ve kaos şeklinde değerlendirilir. Bu yüzden bugün şu soruyu mükerrer ve ciddiyetle sormak gerek: “Dış müdahaleler rejimleri devirebilir, ama toplumları yeniden inşa eder mi?”

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu