Okul saldırıları ve ruhsal yarılma: Siverek’ten Maraş’a Şiddet

Okul saldırıları ve ruhsal yarılma: Siverek’ten Maraş’a Şiddet

Günümüzün eğitim sistemi, okulu bir aydınlanma ve özgürleşme mekânı olmaktan çıkarıp, piyasaya standartlaştırılmış işgücü üreten soğuk bir fabrikaya dönüştürmüş durumda. Okul koridorları artık bilgilenerek özgürleşen, bir arada olarak dayanışmanın erdemini geliştiren “güvenli yuva” olmaktan çıkarıldı; “herkesin herkesle rekabet ettiği” acımasız bir pazar yerine çevrildi. Milli Eğitim Bakanının çocuk işçi sömürüsünden başka bir sonucu olmayan MESEM’lerle övünmesi de bu zihniyetin faş edilmesinden öte değil. Toplumsal bağların koptuğu, başarının tek ölçüt haline getirildiği, iş için herkesin herkesle acımasızca rekabet etmek zorunda bırakıldığı ve rekabet koşullarında “öteki” olarak tanımlananlara sürekli düşmanlığın üretilip pompalandığı bir dünyada okul koridorları da savaş alanına dönüşüyor.

YIKILAN İÇSEL DÜNYA VE “ÖTEKI”NE KUSULAN ÖFKE

Okul saldırıları doksanlı yıllardan itibaren ABD dışında Brezilya, Sırbistan, Rusya gibi ülkelerde ve bizde de artıyor.  Okul saldırılarının dünyada artış göstermesi tesadüf değil; toplumsal bağların neoliberal atomizasyonla çözülmesinin bir sonucu. Karakterlerin hızla aşındığı, istikrarsızlığın tek sabit olduğu bu düzende, şiddet tek geçerli iletişim dili haline geliyor.

Doksanlı yıllara kadar okul saldırılarının nedeni çoğunlukla okul dışında bir olay olarak saptanıyor. Eskiden şiddet okula dışarıdan geliyordu. Savaşlar, hükümeti protesto vb gibi dışsal bir nedenle okula saldıranlar oluyordu. 1999 yılında gerçekleşen Columbine saldırısı bu değişimin miladı olarak kabul ediliyor. Columbine’dan bu yana okul kendisi şiddeti üreten mekâna dönüşmüş durumda.

Bu saldırılar, bireyin zihninde sindiremediği ağır travmaların ve dehşetin topluma geri püskürtülmesi olarak anlaşılabilir. Ekonomik krizlerin aile içi ve akranlar arası bağları zayıflattığı, geleceksizliğin bir kural haline geldiği bir coğrafyada; çocuk için “güven veren otorite” imgesi çöker. Güvenli alan ihtiyacı, sadece fiziksel bir koruma değil, aynı zamanda ruhsal bir onarılma talebidir. Saldırganlar, içlerindeki o derin aşağılanmışlık, dışlanmışlık, yalnızlaştırılmışlık hislerini ve görünmezlik duygusunu, ancak bir “iktidar performansı” olan şiddet eylemiyle susturabiliyorlar. Okul saldırganı çocuklar şiddeti, bilgisayar oyunlarından, tiktoktan, dizilerden çok bizatihi iktidarın eylemlerinden öğreniyorlar. Şiddet “kendini var etmenin” en korkunç yolu olarak seçiliyor. Bu olaylar bireysel birer patoloji değil, “sosyojenik” birer hastalık; yani kaynağı toplumun bizzat kendisi.

GÜVENLİK Mİ ÖZGÜRLEŞME Mİ?

Gerçek güvenlik, okullara daha fazla polis dikmekle veya metal detektörleriyle sağlanamaz. Gerçek güvenlik; çocuğun kendisini bir “eşya” değil, bir “özne” olarak hissedebileceği, kolektif ideallerin ve sosyal adaletin tesis edildiği bir hayatta mümkün.

Siverek ve Kahramanmaraş’ta yitirdiğimiz her can, sistemin ruhlarımızda açtığı o büyük yarılmanın kurbanları. Şiddeti sadece kınamak, mevcut çürümeyi kabullenmektir; anlamak ve kökenindeki o toplumsal-ruhsal yarılmayı tedavi etmek ise toplumsal bir zorunluluk. Ruh sağlığı sadece kliniklerin duvarları arasına sıkıştırılamaz; o, adil bir bölüşümün ve güvenli bir geleceğin doğrudan sonucudur.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu