Orta Doğu’nun bitmeyen çatışmaları sadece dinle açıklanamaz

Orta Doğu’daki mevcut çatışmanın arka planı, birbiriyle örtüşen farklı düzlemlerde incelenebilir: dini, emperyal, bölgesel ve stratejik. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet aynı geniş tarihsel coğrafyada ortaya çıkmış ve tek tanrılı bir kökü paylaşmıştır. Ancak bu ortak köken, özellikle 7. yüzyıldan itibaren İslam’ın yayılmasıyla birlikte Avrupa ve Bizans’taki Hristiyan güçlerle uzun süreli çatışmaların yaşanmasını engelleyemedi.

Bununla birlikte, bin yılı aşkın tarihi sadece İslamiyet ile Hristiyanlık arasında kesintisiz bir savaş olarak görmek basitleştirici olur. Bu süreçte ittifaklar, ticari ilişkiler, birlikte yaşam ve her iki dünyanın kendi içindeki rekabetler de söz konusu olmuştur. İber Yarımadası bu uzun karşılaşmanın en dikkat çekici sahnelerinden biridir. Müslüman varlığı 8. yüzyılda başlamış, 1492’de Granada’nın düşmesiyle sona ermiştir. Ancak İslam’ın kültürel etkisi günümüzde de İspanya’da varlığını sürdürmektedir.

İslam’ın yayılması yalnızca Akdeniz’le sınırlı kalmamış; Orta Asya, Hint alt kıtası ve Güneydoğu Asya’nın bazı bölgelerine kadar ulaşmıştır. Ancak günümüzdeki tüm Müslüman topluluklar doğrudan bu ilk Arap yayılmasının sonucu değildir. Örneğin Uygurlar, Orta Asya’da daha sonra İslamlaşmış Türk kökenli bir halktır; Rohingyalar ise Arap kökenli olmayıp esas olarak Myanmar’da yaşayan bir Müslüman azınlıktır.

11. ile 13. yüzyıllar arasındaki Haçlı Seferleri, Latin Hristiyan dünyasının Kutsal Topraklara yönelik en sembolik askeri girişimi olmuştur. Kudüs, üç büyük tek tanrılı din için de olağanüstü bir sembolik değere sahiptir. Ancak bu seferler sadece “Hristiyanlar ve Araplar” arasında bir savaş değildir; Türkler, Bizanslılar ve çeşitli yerel gruplar da sürece dahil olmuştur. Sonuçta Haçlı devletleri başarısız olmuş ve bölge yeniden İslamiyet’in kontrolüne geçmiştir. Daha sonra sahneye Osmanlı İmparatorluğu çıkmış; 14. ve 15. yüzyıllardan itibaren Balkanlar, Doğu Akdeniz ve Orta Avrupa’ya doğru ilerleyen Türk kökenli Müslüman bir güç olarak öne çıkmıştır.
1453’te İstanbul’un düşüşü belirleyici bir dönüm noktası olmuştur. Sonraki yüzyıllarda Osmanlılar Viyana kapılarına kadar ilerlerken, Habsburglar, Venedik ve doğuda Rusya ile rekabet etti. Bu dönem artık Orta Çağ’daki Haçlı Seferleri değil, büyük imparatorluklar arasındaki güç mücadelesi dönemidir. Aynı zamanda Avrasya, daha önce bölgenin dengesini köklü biçimde değiştiren Moğol mirasının siyasi ve askeri etkilerinin çatışmalarına da sahne olmaya devam etmiştir.

15. yüzyılın sonlarında yeni bir tarihsel kırılma yaşandı. 1492’de İspanyollar Amerika’ya ulaşmış, 1498’de Portekiz deniz yoluyla Hindistan’a varmıştı. Böylece dünya gücünün merkezi Akdeniz’den Atlantik’e kaydı. Önce İspanya ve Portekiz, ardından Hollanda, Fransa ve İngiltere küresel ticaret ve sömürge imparatorlukları kurdu. Bu durum İslam dünyasının ya da Asya’nın öneminin ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu, ancak Batı’nın askeri, mali ve teknolojik üstünlüğünü belirgin biçimde artmıştı.

Akdeniz artık dünyanın tek merkezi olmaktan çıkıp daha geniş bir küresel rekabetin parçası haline geldi. Modern dönemde Avrupa’nın Orta Doğu’ya müdahalesi derinleşmiş ve I. Dünya Savaşı sırasında İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşması ve Arap isyanlarını desteklemesiyle yeni bir aşamaya ulaştı. Bu süreç, bölgenin bugünkü siyasi haritasının şekillenmesinde önemli rol oynadı.

Avrupa’nın Asya ve Afrika üzerindeki etkisi 19. yüzyılda büyük ölçüde artmış, ancak Çin ve Hindistan gibi güçlü medeniyetler varlığını sürdürmüştür. Avrupa sömürgeciliğine karşı asıl kırılma noktası ise 20. yüzyılın ortasında, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında yaşandı. 1947’de Hindistan’ın bağımsızlığı Asya’daki sömürgesizleşme sürecini başlatmış, ardından Pakistan ve daha sonra Bangladeş ortaya çıkmıştır. Çin’de ise 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilanı önemli bir dönüm noktası oldu.

O tarihten bu yana Asya, ekonomik ve stratejik ağırlığını yeniden kazanarak uluslararası sistemin temel merkezlerinden biri haline geldi. Bu bağlamda, günümüzde Batı, İslam dünyası ve Asya güçleri arasındaki gerilimler yalnızca dinle açıklanamaz ve Haçlı Seferleri’nin doğrudan bir devamı olarak da görülemez. Ancak bu gerilimler, uzun tarihsel geçmişten tamamen kopuk da değildir.

Fetihlerin hatıraları, miras kalan sınırlar, imparatorluk rekabetleri ve kültürel kırılmalar hâlâ etkisini sürdürüyor. Bu tarihsel hafıza, taraflar arasındaki gerilimi besleyen bir unsur olarak kullanılabiliyor. Bu nedenle Orta Doğu, din, güç ve toprak ekseninde şekillenen çatışmaların yeniden üretildiği bir bölge olmaya devam etmekte..

ABD ile İran arasında Hürmüz Boğazı konusunda bir anlaşmaya varılıp varılmamasından bağımsız olarak, mevcut durumun büyük olasılıkla kökleri bin yılı aşkın bir geçmişe uzanan bir çatışmanın geçici bir duraklaması olduğu değerlendirilmektedir.

Başa dön tuşu