Yamyamlar imparatorluğu

Yamyamlar imparatorluğu

MESELE TRUMP DEĞİLSE?

“Salı günü İran’da Enerji Santrali Günü ve Köprü Günü olacak, hepsi bir arada. Bunun gibisi olmayacak!!! Lanet olası boğazı açın, sizi çılgın herifler, yoksa cehennemde yaşarsınız – SADECE İZLEYİN! Allah’a şükürler olsun. Başkan Donald Trump.”

(Trump’ın sosyal medya paylaşımı)

İşte bu kadar: doğrudan, açık ve diplomatik dilden tamamen arındırılmış bir ifade. “Endişeliyiz” yok, “itidal çağrısı yapıyoruz” yok, “uluslararası toplum” vurgusu yok, demokratikleşme söylemi yok. Sadece net bir mesaj var: boğazı açın, yoksa cehennemle karşılaşırsınız. Buna verilen tepki ise şaşkınlık: eller havaya kalkıyor, sesler yükseliyor, “Bu mümkün mü? Bu nasıl bir insan?” deniyor.

Gerçekte sorun tam da bu ifadenin anlamlı görünmeye başladığı noktada ortaya çıkıyor.

Çünkü ahlaki dramatizasyonun sesini kısar ve düşünmeye başlarsak, karşımıza çıkan şey yeni bir durum değil, onlarca yıldır var olan bir siyasi retoriğin alışılmadık derecede çıplak bir ifadesidir. Trump ile selefleri arasındaki fark, temelde farklı bir şey yapması değil, başka bir şey yapıyormuş gibi davranmamasıdır. Diğerleri tehditlerini prova edilmiş bir gülümseme ve ince bir diplomatik şiirsellik katmanıyla sunuyordu; Trump’ın üslubu ise daha çok, Sırp filmi Rane’de Miki Manojlović’in canlandırdığı kaba, doğrudan baba figürü Stojan’a benziyor. Stojan, Jelisaveta Sabljić tarafından canlandırılan komşusuna, onun “Dubrovnik’inde Stradun’a sıçacağını” açıkça söyler. Ama öz aynı kalır.

Bu açıdan bakıldığında, Trump’ın kabalığının öz itibarıyla, 2016 seçimlerinde rakibi olan eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın şu sözlerinden nasıl farklı olduğu pek açık değildir:

“İranlıların şunu bilmesini istiyorum: Eğer başkan olursam, İran’a saldıracağız. Nükleer programlarının hangi aşamada olduğu önemli değil; eğer İsrail’e saldırmayı düşünürlerse, onları tamamen yok edebilecek kapasiteye sahibiz.”

GÖLGELERDEN ÇIKTI

Bu noktada, karikatürize açıklamalara başvurmayan Marksist düşünür John Bellamy Foster’ın tespitine geliyoruz. ABD’deki oligarşi Trump’la ortaya çıkmış yeni bir olgu değil. Bu, uzun süredir var olan yapısal bir özellik. Sadece 2008 krizinden sonra kendini gizleme ihtiyacı duymamaya başladı. Sermaye yoğunlaşması öyle bir noktaya ulaştı ki artık devleti etkilemek yetmez hale geldi, doğrudan yönetmesi gerekti. Ve bunu yapabildikten sonra hala gizleme ihtiyacını neden sürdürsün ki?

Foster daha da ileri giderek neredeyse distopik gibi görünen ama gerçekte oldukça somut bir duruma işaret eder: günümüz kapitalizminin en güçlü sektörleri, özellikle yüksek teknoloji alanı, askeri harcamalara ve askeri teknolojilere derinden bağımlıdır. Açıkça söylemek gerekirse, savaş yoksa kar yoktur; kar yoksa büyüme yoktur; büyüme yoksa sistem yoktur. Bu nedenle savaş bir hata ya da düzeltilebilir bir sapma değildir. Bir iş modelidir.

Burada Michael Roberts tamamlayıcı bir görüş sunar. Argümanı son derece basittir: kar oranları düşme eğilimindedir. Bunun nedeni kapitalistlerin beceriksizleşmesi değil, sistemin kendi gelişimi içinde karın kaynağını aşındırmasıdır. Daha fazla makine, daha az canlı emek ve dolayısıyla artı değeri üreten unsurun azalması. Böyle bir baskı altında sistem kaçınılmaz olarak çıkış yolları arar: spekülasyon, genişleme, emeğe daha yoğun baskı ve sonunda daha açık bir otoriter devletin güçlenmesi.

Roberts tam da burada artan saldırgan emperyal politikaların sebebini görür. Karlar düştükçe dışarıdan telafi etme ihtiyacı artar. Bu da kaynakların, pazarların kontrolü ve nihayetinde güç kullanımı demektir. Yani savaş. Çünkü mesele bir siyasetçinin tarzı ya da karakteri değil, bilanço meselesidir. Ve bilançoların ahlakı yoktur; düzenli ve disiplinli sütunlar halinde ilerlerler, adeta geçit törenindeki askerler gibi.

Başka bir deyişle, ekonomik olarak sürekli savaşa bağımlı hale gelen ve bunu siyasi olarak normalleştiren bir sistemde, kriz anlarında daha karanlık ve daha kanlı figürlerin ortaya çıkması şaşırtıcı değildir.

Toplumları, kaynakları, emeği, hakikati ve nihayetinde insanın kendisini tüketen bir sistem, er ya da geç bu mantığı açıkça dile getirebilecek siyasi figürler talep eder. Elitler zeminin kaydığını hissettiğinde, karların eskisi kadar kolay birikmediğini gördüğünde ve toplum korku, güvensizlik ve kendi yarattıkları öfkeyle dolduğunda, artık sakin muhasebeciler sunmak zorlaşır. Bu anlarda tarihin bodrumu açılır ve sahneye sahte peygamberler, kendini mesih ilan edenler, “kutsal değerlerin” çılgın savunucuları, ulusal arındırıcılar çıkar. Tanrıdan, kandan, topraktan, kaderden ve kurtuluştan söz ederler; oysa perde arkasında karlar yalnızca dünyevi imparatorluğun memurları tarafından sayılmaktadır.

SAVAŞ BAĞIMLILIĞI

Çünkü yamyam bir sistem

yamyamlar ister.

Bu noktada Marvin Harris muhtemelen omuz silkerdi. Onun dersi basitti: insanlar inançlara delirdikleri için değil, o inançlar içinde yaşadıkları dünyada bir işleve sahip olduğu için bağlanırlar. Toplumlar çözülmeye başladığında ideolojiler daha karanlık, daha saldırgan ve daha mutlak hale gelir. Bu, gökyüzünün bize fanatikler göndermesi değil, yeryüzünün yaşanmaz hale gelmesidir.

Bu durumda fanatizm sistemin bir hatası değil, işleyiş biçimidir. Görevi gerçek sorunları yanlış bir dile çevirmektir. Sömürüyü “günah” olarak, ekonomiyi sahte kıyamet anlatıları olarak, emperyal tahakkümü “medeniyetler çatışması” olarak sunar. Böylece insanlar yaşam araçlarını kimlerin ellerinden aldığını sormak yerine, kimin yeterince saf, yeterince inançlı, yeterince “bizden” olduğunu tartışmaya başlar ve kimin feda edilmesi gerektiğine karar verir.

PEKİ SİSTEM?

Saat gibi işlemeye devam eder.

Şimdi tüm bunları bir araya getirin: devleti yöneten bir oligarşi, savaşa bağımlı bir ekonomi, yeni kurbanlar talep eden bir kar sistemi ve çözüm olarak fanatikleri sunan bir siyaset. Ve ardından Trump çıkar ve der ki: boğazı açın, yoksa cehennemle karşılaşırsınız.

Burada yeni olan tam olarak nedir?

Belki de yalnızca şu: artık her şeyi daha insani ve daha düzgün bir dile çevirme zahmeti kalmamıştır. Oysa bir zamanlar birçok insan, olan bitenin gözlerinin önünde bu şekilde sonuçlanmayacağı yanılsamasıyla kendini avutuyordu.

Bu yüzden asıl soru şu değildir: Bir Amerikan başkanının böyle konuşması nasıl mümkün? Hayır, gerçek soru şudur: Biz bunu uzun süre nasıl görmezden geldik? Yalnızca daha zarif bir dille, daha düzgün noktalama işaretleriyle ifade edildiği için.

Ve onlarca yıllık bir yanılsamanın sonunda söylenmesi gereken sözle bitirelim: 1989 Kasım’ında Berlin Duvarı’nın yıkılışını kutlayan herkes, tüm anlaşılabilir nedenlere rağmen, aslında tam olarak bunu kutluyordu.

Kaynak: savageminds.substack.com

Çeviren: Yusuf Tuna KOÇ

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu