Kaykay

Kaykay

Biri kadın, biri erkek ikiz kardeşler, artık hayatta olmayan anne babalarının boşaltılmış evine gidiyorlardı. Çocuklukları o evde geçmişti ve şimdi ev bomboştu. Erkek kardeş bütün eşyaları bir kamyonete yükleyip depoya kaldırmıştı; ev kiraya verilecekti. Boş evde birlikte çocukluk fotoğraflarına baktılar. Mutfağa girdiklerinde babalarının yaptığı o lezzetli yemeklerden söz ettiler. Sonra depoya gittiler. Karneler, oyuncaklar, kitaplar… Bütün o hatıralar kutular içinde üst üste yığılmış halde duruyordu.

Jarmusch bir yas filmi çekmişti. Ama tamamlanamayan bir yasın filmi. Çünkü artık kimsenin yasa ayıracak zamanı yoktu. Kutulara bakarken erkek kardeş şöyle diyordu: “Bir sürü şey istiflemişler.” Kız kardeş de cevap veriyordu: “Zamanla ne çok şey birikiyor.” “Ne yapacağız bunca şeyi?” diye soruyordu erkek kardeş. Kız kardeşin yanıtı kısa ve yorgundu: “Şu an uğraşamam.” Deponun kepengini kapatıp çıktılar.

Arabalarıyla caddeden geçerken sokaklar tıkış tıkış arabalarla doluydu. İstanbul sokaklarında gördüğümüz manzaraya benzer bir sıkışıklık… Aynı cümleyi şehir için de kurmak mümkündü:

“Bir sürü şey istiflemişler.” Her yer doluydu. Ama filmdeki bütün karakterlerde tuhaf bir köksüzlük hissi vardı. Herkes biraz melankolikti. Sanki yaşadığımız dünya artık bildiğimiz dünya değildi. Yine de Jarmusch filme küçük bir ayrıntı serpiştirmişti. Filmin çeşitli yerlerinde kaykay yapan gençler geçiyordu kadrajdan. Bütün o sıkışıklığın içinde kaykaylarıyla hızla akıp gidiyorlardı. Filmin karakterleri onları dikkatle izliyordu, sanki tuhaf bir şey görmüşler gibi. Kaykay yapanlar, bütün o ağırlaşan dünyanın tam zıttı bir şeyi temsil ediyorlardı sanki, hafifliği ve akışı…

Kitaplığımın başında dururken, bunca kitabı her şeye rağmen neden sakladığımı, onlara gözüm gibi baktığımı düşündüm. Öncelikle süreklilik ihtiyacımdan kaynaklanıyordu. İnsan hayatının dağınık ve geçici olduğunu bilir ama buna katlanamaz. Eşyalar, fotoğraflar, kitaplar biriktirmek yaşamın parçalarını birbirine bağlama çabası bir bakıma. Ama Jarmusch’un filmiyle söylemek istediği, bir hayat boyunca biriken nesneler sonunda çoğu zaman bir depo kapısının arkasında kalır, zaman her şeye rağmen akmaya devam eder. Ama sorun şu ki, modern hayatın hızında o sürekliliğe hiç yer kalmamış sanki.

O sürekliliğe yer kalmadığı için de durmaksızın biriktiriyoruz her şeyi. Hız yanılsaması içinde elimizden kayıp giden hayatın kontrolünü, eşyalar üzerinden yeniden kurmaya çalışıyoruz. Ama bunun nafile bir çaba olduğu açık. Yas tutmaya, o deponun kepengini kapatmayıp kutuları açmaya, eşyalara tek tek dokunup hatırlamaya vakit bulamadıkça içimizde biriken şeyler de orada kalıyor sanki.

Bir yandan da Jarmusch’un filmindeki o sahne geliyor aklıma. Arabalarla dolu bir caddede, kaykaylarıyla hızla geçen gençler… Bütün o ağırlığın içinden akıp gidiyorlar. Bir an için insanın içinden şu geçiyor: Hayat belki de o akışın içindeki anlarda gizli.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu