Meyve ağacının dramı

Meyve ağacının dramı

Şansınız yaver giderse, doğa ana size cömert davranırsa beş, altı yıl sonra ilk meyveyi elinize alırsınız. Ama sakın sanmayın ki o ilk hasatla beraber kara geçiyorsunuz. Tarım piyasasının o vahşi çarkları tam da o anda dönmeye başlar. Ürünün piyasa fiyatı, sizin hasat sevincinizi kursağınızda bırakacak şekilde yerlerde sürünür. Arz fazlası derler, talep daralması derler, piyasa koşulları derler… Siz ise “Olsun, bunca yıl bekledim, bir yıl daha sabrederim” dersiniz. Çünkü çiftçilik, rasyonel bir işten ziyade, toprağa duyulan karşılıksız bir aşktır.

Ancak o “kısmetli sene” bir türlü gelmez. Ürününüz para etmese de o ağaca bakmak zorundasınızdır. İlacı, gübresi, mazotu, işçiliği… Girdi maliyetleri döviz kuruyla yarışırken, sizin emeğiniz Türk Lirası’nın en zayıf halkası haline gelir. Tam “Bu sene olacak” dersiniz; bir gece don vurur, bir öğleden sonra dolu yağar. Doğanın tokadını yediğinizde gözünüz Ankara’ya döner. “Devletim yanımda mı?” diye bakarsınız.

İşte trajedi burada başlar. Siz bir can suyu beklerken, televizyonlarda “bütçe disiplini” güzellemeleri yapanları, “bedel ödemeden enflasyon düşmez” diye kalem oynatanları izlersiniz. İktidar koltuklarında oturanlar ucu bucağı görünmeyen bir “sabır” telkininde bulunurlar. Verilen tarımsal destekler ise devede kulak bile değildir; mazotun vergisini karşılamaz, gübrenin tozuna yetmez. Stratejik bir sektör olması gereken
tarım, bütçenin “olsa da olur olmasa da” kalemine indirgenmiştir.

Sonunda o kaçınılmaz an gelir. Ağacın en verimli olması gereken dönemde, borç sarmalı boğazınızı sıktığında, sekiz yıllık emeğinizi, çocuklarınızın rızkını yatırdığınız o ağaçları kökünden sökmeye başlarsınız. O motorlu testerenin sesi, aslında bir ülkenin geleceğinin kesilişidir.

Dün sabah Resmi Gazete’de limon ithalatına uygulanan gümrük vergilerinin düşürüldüğünü okuduğumda, içimde bir sızı hissettim. Daha dün gibi aklımızda: Sadece iki yıl önce bu ülkede limon üreticileri maliyetleri karşılayamadığı, zarar ettiği için ağaçlarını gözyaşları içinde kestiler. O gün üreticisini korumayan, “Piyasa kendi dengesini bulur” diyen zihniyet, bugün o kesilen ağaçların yokluğunu yabancının limonuyla doldurmaya çalışıyor.

Bir ülkenin tarım politikası böyle bir savrulmayı kaldıramaz. İki yıl önce ağaçların kesilmesine seyirci kaldığınız bir ülkede, bugün o ağaçların meyvesini ithal etmek zorunda kalıyorsanız, burada bir “politika” değil, bir “iflas” vardır. Kendi çiftçisine, kendi toprağına, kendi öz kaynağına sırtını dönenler, gıda egemenliğini başka ülkelerin insafına terk ederler.

Sonuç açıktır: Siz yıllarca bir kuruş gelir üretmemesine rağmen yatırım yapan, risk alan, vatan toprağını bekleyen çiftçinize gerçek anlamda destek olmazsanız; sadece ağaçlar kesilmez, bir ülkenin mutfağına ateş düşer. Tarımsal destekleme bir lütuf değil, milli güvenlik meselesidir. Ama ne yazık ki bu gerçeği, market raflarındaki etiketler can yaktığında anlamak, kaybedilen yılları geri getirmiyor.

Not: Bu yazıda yazdıklarım sadece bir iktisatçı olarak yaptığım gözlemler değil, meyveciliğin ne demek olduğunu iyi bilirim. Yıllarca elma ve kayısı bahçelerinde ter dökmüş biriyim. Sabah ilaçlama yaparsın, öğleden sonra yağmur yağar. Ağaçlar çiçek açınca sevinirsin, gece don vurur. Mayıs ayı geldi artık risk kalmadı diye rahatlarsın, ertesi gün şiddetli bir dolu yağar. Ya da ürün olur ama fiyat yerlerde sürünür.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu