Anti-genderizm tüm dünyada ittifaklar kuruyor

Anti-genderizm tüm dünyada ittifaklar kuruyor

Son on yılda dünyanın farklı bölgelerinde aşırı sağ ve sağ popülist hareketlerin yükselişine tanık oluyoruz. Bu yükselişin kadın haklarına yönelik saldırılarla neredeyse eşzamanlı ilerlemesini nasıl yorumlamalıyız? 

Gerçekten de kadın hakları ve genel olarak azınlık hakları, demokrasinin barometresidir. Bu yeni bir düşünce değil. 19. yüzyılda liberallerden sosyalistlere kadar pek çok düşünür, devletlerin dönemin “toplumsal meselelerine” nasıl yanıt verdiğinin, onların eşitlikçi yönelimlerinin bir göstergesi olduğunu kabul etmişti.

Günümüzde, birçok yerde uzun süredir kazanılmış olan kadın ve LGBTQIA hakları, tam da aşırı sağ ve popülist rejimlerin yeniden gelenekselleşme anlatılarına hizmet ettiği için hedef alınıyor. Bu rejimler muhalefeti bastırıp sivil alanı daraltırken, sıklıkla kırılgan grupları günah keçisi ilan ediyorlar. Güçlü adam figürüne dayalı bir erkeklik anlayışına, ulusun babası olarak patriğe atıf yapıyorlar.

Ancak dikkat çekici olan şu ki, bu partilerin ve rejimlerin liderleri ve destekçileri çoğu zaman savundukları bu ideallere uymuyor. Birçoğu fiziksel güç ya da “ideal erkeklik” örneği değil; bazıları heteroseksüel de değil. Dünyanın dört bir yanında aşırı sağ hareketlerin içinde, ABD’de Peter Thiel’den Almanya’da Alice Weidel’e kadar muhafazakâr queer savunucular da bulunuyor. Bu nedenle dolaşıma sokulan sembolizm ve mesajlaşma stratejilerini ve bunların destekçileri nasıl hedeflediğini dikkatle ve eleştirel biçimde düşünmemiz gerekiyor.

Otoriter rejimlerin kadınların kazanılmış haklarını hedef alması sizce tesadüf mü, yoksa iktidarı pekiştirmeye yönelik bilinçli bir strateji mi? 

Bu bilinçli bir stratejidir ve yeni değildir. Tarih boyunca otoriter yönetimler kadın haklarını hedef almıştır. Nazi Almanyası’nda kadınların kendi çıkarlarına aykırı biçimde oy vermeye ikna edilmesi bunun örneklerinden biridir.

Ekonomik ve siyasal kriz anlarında, hükümetler sıklıkla aile gibi “köklü kurumlara” ve sözde daha basit zamanların konforuna yönelik nostaljiyi besler. Kadın hakları ve azınlık hakları; kilise, parti ya da aile gibi geleneksel kurumlar için fazla yıkıcı, fazla modern, fazla kapsamlı ve tehditkâr olarak sunulur. Eğitim, istihdam, iş güvenliği, tacizden korunma, bedensel bütünlük ve aileyi nasıl kuracağına karar verme hakkı gibi zor kazanılmış hakların tümü, erkek elitlerin yukarıdan aşağıya kurduğu denetimi sorguladığı için otoriter rejimler açısından tehdittir.

Antidemokratik liderler, kadınları diğer azınlık gruplarıyla birlikte hedef alarak güçlerini pekiştirir. İş gücü piyasasındaki değişimler, ekonomik rekabet kaygıları, sanayinin gerilemesi ve kadınların çalışma hayatına katılımı gibi konular istismar edilerek kadınlar özellikle hedef alınır. LGBTQIA bireyler de patriyarkal yapıya uymadıkları için sıkça hedef alınır. Göçmen topluluklar da benzer biçimde kolayca araçsallaştırılır. Bu üç grup, “gücü ve kontrolü yeniden tesis etme” vaadiyle kitle desteği arayan hükümetler için elverişli hedeflerdir.

Araştırmalar, tam da bu nedenlerle kadınların, ırksallaştırılmış grupların ve LGBTQIA bireylerin muhalif sosyal hareketlerde güçlü biçimde temsil edildiğini gösteriyor.

Prof. Jennifer V. Evans – Kanada Carleton Üniversitesi

Aşırı sağ hareketler “aileyi koruma”, “nüfus krizi”, “ulusal değerler” gibi söylemler üzerinden kadın bedeni ve doğurganlık politikaları etrafında nasıl bir siyasal program inşa ediyor? 

Düşen doğurganlık oranlarına yönelik kaygılar 20. ve 21. yüzyıl boyunca gündemdeydi. Bu kaygılar hem otoriter hem liberal rejimlerde farklı biçimlerde ortaya çıktı; kimi yerde nüfus kontrolü, kimi yerde sağlıklı üremeyi teşvik eden politikalar şeklinde.

Antidemokratik ve milliyetçi hükümetler açısından kadınlar, göçmenler ve azınlıklar — ve sıklıkla engelli bireyler de — otoriter devletlerin etnik çoğunluğu için bir tehdit olarak sunulur. Bu hükümetlerin göçü kısıtlarken aynı zamanda LGBTQIA haklarını geri alması, cinsiyet uyum süreçlerinden eğitime ve eşcinsel evlilik haklarına kadar çeşitli alanlarda sınırlamalara gitmesi ve buna karşılık “sağlıklı” etnik çoğunluk kadınlarının doğurganlığını teşvik etmesi yaygın bir durumdur.

Viktor Orbán’ın Macaristan’ında dört ya da daha fazla çocuk sahibi olan kadınlara vergi muafiyeti uygulanıyor. Orada artan doğurganlık, göçe karşı bir denge unsuru olarak görülüyor.

20. yüzyıl Avrupa tarihine baktığımızda, kadınların kamusal alandan dışlanması ile otoriterleşme arasındaki ilişki hakkında ne söyleyebiliriz? 

Kadınların ve diğer azınlıkların haklarının geri alınmasına yönelik çabalar ile sağ eğilimli hükümetlerin güç konsolidasyonu arasında doğrudan bağlantılar vardır. Bu süreç 1945 öncesi ve sonrası dönemlerde farklı biçimler almıştır. Günümüzde otoriter liderler, hak korumalarını nasıl geri alabileceklerine dair bilgiyi paylaşmakta ve birbirlerinden öğrenmektedir.

Günümüzde anti-gender hareketler küresel ağlar üzerinden örgütleniyor. Bu yeni sağ dalga geçmişteki otoriter mobilizasyonlardan hangi yönleriyle farklı? 

Bugünkü anti-gender hareketler geçmiştekilerden farklı aktörlere dayanıyor. Geleneksel elitler ve sosyal muhafazakârların yanı sıra, küresel kurumlar ve denetim mekanizmaları tarafından giderek daha az sınırlandırılan teknoloji ve medya milyarderleri de bu sürecin parçası. Bu durum otoriter eğilimlerin coğrafyasını, ölçeğini ve erişimini değiştiriyor.

Anti-genderizm ayrıca dini ve bölgesel farklılıkları aşan ittifaklar kuruyor. Özellikle LGBTQIA hakları konusunda, Amerikan Hristiyan muhafazakârları ile Avrupa’daki aşırı sağ partiler ve Putin, Netanyahu ve Modi hükümetleri arasında çeşitli örtüşmeler bulunuyor.

Avrupa, ABD ve diğer bölgeleri karşılaştırdığınızda, kadın haklarına yönelik saldırılarda hangi ortak örüntüler öne çıkıyor? 

2024’te BM’nin de rapor ettiği üzere, kadınların ve kız çocuklarının temel hakları küresel ölçekte tehdit altında.

Ortak örüntüler şunlardır:

Kürtaj haklarının geri alınması: Roe v. Wade kararının bozulması, Polonya’daki kürtaj yasakları ve Latin Amerika’daki kısıtlamalar. Bu durum sıklıkla cinsel eğitim ve doğum kontrolüne erişimin sınırlandırılmasıyla birlikte ilerliyor.

“Toplumsal cinsiyet ideolojisi”ne saldırı: Milliyetçi ve aşırı sağ hükümetler toplumsal cinsiyet eşitliğini aile değerlerine tehdit olarak görüyor; üniversitelerdeki toplumsal cinsiyet çalışmaları programlarını hedef alıyor, kadınların ve LGBTQIA bireylerin haklarını geri alıyor. Özellikle trans bireyler ve trans sağlığı hedefte.

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı korumaların zayıflatılması: Otoriter rejimler uluslararası sözleşmeleri küçümsüyor veya terk etmeyi gündeme getiriyor.

Anti-gender hareketlere destek: Önceden marjinal olan gruplar devlet desteği kazanıyor ya da nefret söylemini düzenlemeyen medya ekosisteminden güç alıyor. Bu süreç demokratik gerilemeye yol açıyor.

Dijital mizojini ve çevrimiçi şiddet: Teknoloji ve yapay zekâ, kadınlara, gazetecilere ve kamusal figürlere yönelik saldırıları büyütmek için kullanılıyor.

Ekonomik kırılganlık: Demokratik güvencelerin zayıflaması ve ekonomik belirsizlik kadınları ve azınlıkları orantısız biçimde etkiliyor.

Pronatalist ve heteronormatif politikalar: Büyük aileleri ve geleneksel cinsiyet rollerini teşvik eden politikalar yaygınlaşıyor.

Bugün feminist hareketlerin karşı karşıya olduğu en büyük zorluk nedir? Devlet politikalarına karşı hangi stratejiler tarihsel olarak etkili olmuştur? 

Bugün feminist hareketler için en kritik unsur koalisyon kurmaktır. Bu, hedef alınan diğer gruplarla (örneğin trans bireyler, göçmenler) dayanışmayı ve otoriter rejimlere karşı mücadele eden uluslararası sivil toplum ağlarıyla sınır ötesi dayanışmayı güçlendirmeyi içerir.

Otoriterleşme ve anti-gender rejimler: Küresel saldırı, küresel direniş BirGün'e Omuz Ver BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu