Bu toprakların laikliği

Bu toprakların laikliği
Bugün devrimcilerin mücadele ettiği şeriatçılık, İslamcı provokatörlerin iddia ettiği gibi bir inanç meselesi değildir. Temeli CIA’nin kurdurduğu Komünizmle Mücadele Derneklerinden, Afganistan’da başlatılan Yeşil Kuşak Projesine, 12 Eylül darbesine kadar genişleyen bir biçimde, Türkiye toplumunun emperyalist çıkarlara ve piyasa ekonomisine uyumlulaştırma meselesidir. Orta Doğunun 70’lerden itibaren adım adım, ülke ülke alıştırıldığı dinci-mezhepçi çatışma dinamiklerinin yukarıdan aşağıya bir şekilde Türkiye toplumuna empoze etme çabasıdır.
ŞERİATIN KESMEDİĞİ EL
İslamcılık, Afganistan’da, İran’da, Lübnan’da, Irak’ta ve şimdi Suriye’de görüldüğü üzere Amerikan imparatorluğunun bölgemize en çok yakıştırdığı deli gömleğidir. Bunun arkasında yatan sebep, dinlere yahut bu dinlere inanan toplumlara dair maddi koşullardan bağımsız bir özellik, kültürel bir unsur değildir. İslamcılığın yaygınlaştırılması ile elde edilmek istenen; sorgulamayan, sınıfsal çelişkilere körleştirilmiş, dayanışma ve birlik duygusunu yitirmiş bir toplum, neoliberal piyasa ekonomisi için de her krizini yeni bir cephe açarak çözmeye yönelen emperyalizm için de en ideal toplum, daha doğrusu topluluktur. Dolayısıyla şeriatçılıkla, şeriatçılarla mücadele, esasında belli bir şeriat ya da teokrasi şablonuyla mücadele dahi değildir. Bugün şeriatçılıkla mücadeleyi “halkın değerlerine karşı çıkmak” olarak cezalandıran Siyasal İslamcı rejim açısından da mesele belli bir İslami Hukuku uygulamak değildir. Esas mesele o gün Washington’a ne lazımsa, sarayın çıkarına ne uygunsa, piyasalar için ne karlıysa onun uygulanacağı, hep daha karanlığa ve daha fazla yıkıma giden, son derece akışkan bir şeriatçılıktır. Dolayısıyla Türkiye adım adım şeriatçı, İslamcı bir dönüşüm içerisine girerken, ardında yıllarca benzetilen İran gibi net bir çerçevesi olan bir teokrasi fikri de yoktur. 21. Yüzyılda şeriat, piyasaya uygunluğu kadar şeriattır. Dolayısıyla mesele bu ülkede hangi hukukun uygulanacağının ötesinde, yalnızca kendi içinde tutarlılığı olan bir hukukun dahi uygulanmamasıdır. Orta Doğu halklarının iman etmesi istenen tek amentü, yalnızca piyasanın ve o piyasanın koruyucusu olan Amerikan emperyalizminin daim olduğu, geri kalan tüm düzenlerin, normların ve değerlerin bunu sürdürebilmek için sonsuza dek esnetilip, yıkılıp, dönüştürülebileceği gerçeğidir. Bu sebeple anayasada laiklik ilkesinin bulunması ile bu anayasanın yetkilendirdiği güçlerin laikliğe yönelik saldırıları bu düzenin çelişkisi değil normudur. Esasında, emeği ile geçinen çoğunluk olan yurttaşları güvence altına alacak, onlarla asgari düzeyde uzlaşacak tüm genel geçer norm ve yasalar, bu türden rejimler açısından faydasızdır. O yüzdendir ki Türkiye’ye şeriat gelmesi için bunun anayasaya eklenmesine gerek yoktur, belki hiçbir zaman da olmayacaktır. Şeriat tam da bugün yaşadığımız şekliyle, piyasaları ürkütmeden, üretimi de tüketimi de sekteye uğratmadan gelmektedir. Bu haliyle, bize özgü de değildir. Körfez ülkelerinde, Uzak Asya’nın Asya Kaplanlarında dini yasaklar sınıfsaldır, emekçi kesimler ağırlaştırılmış sömürü koşullarında şeriat ile “şereflendirilirken” işbirlikçi burjuvazi tüm dünyevi zevklere erişebilmektedir, bugün Türkiye’de İslamcıların ıslak rüyalarındaki şeriat da tam olarak budur.
GERÇEK HAKİKATİMİZ
Gerilim, böyle bir siyasal düzenin bu ülkenin tüm toplumsal birikimiyle taban tabana zıt olmasıdır. Nitekim “bu ülke”nin meselesi olan İslamcılığın, Necip Fazıllardan beri kendisini cumhuriyetin tam zıttı olarak konumlandırması boşuna değildir, bugün bu rejim dönüşümü için gerekli yıkıcı unsur olması, tam aksi yönde yüzyılı aşkın bir birikimin varlığını da kabul etmektir. “Bu ülke”, daha kuruluşundan itibaren İngiliz işbirlikçisi İslamcılara, 6. Filoya secde eden ‘muhafazakarlara’, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta mezhepçi katliamlar tertipleme hevesindeki ülkücülere karşı devrimci mücadelelerin birikimidir. Bugün SOL Parti üyelerinin, arkasına tüm devleti ele geçirmiş bir İslamcı iktidarı alan Şeriatçılara, Keçiören’in bir sokağını dahi bırakmaması, bu ülkenin esas gerçeğidir. Nasıl ki İslamcılık yalnızca dini değil son derece sınıfsal, emperyal bir ideolojidir, laiklik de aynı şekilde sadece yaşam tarzımız, konserlerimiz, okullarımız değil, sınıf mücadelesi ve bir arada yaşam için de olmazsa olmaz bir mücadele alanıdır. Nitekim İslamcılık bu toprakların herhangi bir toplumuyla ya da değeriyle değil, başka coğrafyalarda aynı işlevi gören ve birbirine düşman gözüken beyaz üstünlükçü Hristo-Faşist ideolojilerle, Siyonizmle, Hindu milliyetçiliğiyle kardeştir. Tam da bu sebeple ‘okyanus ötesinin’ gerici ittifakına karşı laiklik mücadelesi ilk adım olarak ülkemizde, sokağımızda, okulumuzda iş yerimizde hem birbirimizi hem mücadelemizi ortaklaştırabilecek yegane unsurlardan biridir.
Zaman zaman unutsak da bu gerici dönüşüm, akşam haberleri ve sosyal medya gürültüsünün ötesinde, 50 senedir planlı bir biçimde ülke ülke yutarak bugün sokağımıza vardı. Gelirken Afganistan’ı kız çocukları için bir cehenneme dönüştürdü, Lübnan’da, Yemen’de, Libya’da ve Irak’ta çözülmesi on yıllar alacak iç savaş dinamikleri yarattı. Tüm çeşitliliği, kültürel zenginliği ile Suriye’yi El Kaidecilerin vicdanına bıraktı. Bugün şeriatın “halkın değerleri” olarak daha fazla gündeme getirilmesinin Suriye’deki rejim dönüşümünden sonra artması ve cüretkarlaşması tesadüf değil. Sıra bugün Türkiye’de. Ancak emperyalizmin tarihi, Vietnam’dan Küba’ya bizim kadar egemenlerin de yenilgi tarihi. Bugün Türkiye’de gerici dönüşümün iç ve dış aktörleri, sınırın ötesine bakıp en güçlü, hikmetlerinden sual olunamayacağı zamanlarda yaşadığımızı düşünüyorlar. Ancak cüretkarlıkla çıkarılan her maske, yaşadığı her sorunun bu rejimden kaynaklandığının farkında olan toplumu daha fazla yan yana getiriyor. Bugün üniversitelerden market depolarına, emekli otellerinden(!) MESEM atölyelerine kadar Türkiye halkının en hayati önceliği, bu rejimin yıkılması haline geliyor. Hep birlikte bu gidişatı değiştirebilirsek, yolun sonu yalnızca bu ülkenin tüm kesimleri için değil, bölgemiz için de aydınlığa çıkacak.