15 Temmuz’un sevilmeyen hikâyesi
15 Temmuz’un sevilmeyen hikâyesi
Rejim, 15 Temmuz kırılmasını kendi kuruluş mitinin içinde bir “direniş destanı” olarak konumlandırıyor. Darbe karşıtlığı ve “sivil iktidarın muhafazası” üzerinden bir ideolojik anlatı inşa edildi. Ne var ki aynı rejim, 15 Temmuz’un öncesini konuşmayı pek sevmiyor. Hatta özellikle bundan kaçıyor. Oysa “Başımıza ne geldi?” sorusunun cevabı orada…
Bir darbe girişiminden söz ediyorsak, sürecin evveliyatını tüm yönleriyle konuşmak zorundayız. Hele ki mesele 15 Temmuz gibi farklı türden bir darbeyse… 15 Temmuz’u Türkiye tarihindeki diğer darbelerden ayıran çok temel bir özelliği var. 15 Temmuz’da darbe yapmaya kalkan klik, ordudaki gücünü siyasi iktidardan bağımsız şekilde elde etmedi. Tam tersi, devletin diğer tüm kademelerinde olduğu gibi askeriyedeki gücünü de iktidarla kurduğu ilişki neticesinde yoğunlaştırdı. Bu 15 Temmuz’un en karakteristik özelliğidir.
Yani FETÖ, “dışsal bir olgu” olarak darbe girişimine kalkışmadı; siyasal İslamcı düzende gelişen “içsel bir olgu” olarak silahlı tehdide dönüştü. 15 Temmuz’un kökeni, AKP-Cemaat ittifakının işlettiği ortak ajandaydı ve bu ajanda “büyük tasfiye” için emperyalizmin desteğiyle oluşturulmuştu. Dönemin statükosunu yıkmak ve kendi iktidarını kalıcılaştırmak isteyen AKP, orduda Fetullahçıların güç kazanmasını avantaj olarak gördü. Sürecin tamamlayıcıları Ergenekon ve Balyoz davalarıydı.
Tasfiye sürecinin tamamlanmasının ardından ittifakın odağı bozuldu. “Ortak hedef” faktörü ortadan kalktı. Devlet mekanizması “arındırılmıştı” ancak paylaşılamıyordu. Bu durum ittifak içi güç savaşlarını tetikledi. Bir dizi karşılıklı hamle ve itiş-kakışın ardından takvim yaprakları 15 Temmuz 2016’yı gösterdiğinde Fetullahçı çete, eski ortağı AKP’ye karşı son büyük hamlesini yaptı. “Ya herro ya merro” dedi ve kaybetti.
Evet, 15 Temmuz, AKP’yi iktidardan düşürmeyi amaçlayan ve 248 insanın hayatına mal olan kanlı bir askeri darbe girişimidir. Ancak hedefin AKP olması, onu sürecin sorumlusu olmaktan alıkoymuyor. Darbeci unsurların ordu içinde silahlı bir kalkışmaya yeltenecek kadar palazlanması, CHP iktidarında değil, AKP’nin ülkeyi yönettiği ve laikliğin altının oyulduğu yıllarda, bizzat yürütmenin gözetiminde gerçekleşti. AKP iktidarda olmasa ve bu desteği vermeseydi, Fetullahçılar da darbe yapacak kapasiteye ulaşamayacaktı.
Rejim tarihi bulanıklaştırırken kendi sorumluluğunu da gizlemeye çalışıyor. Hatta kendisinden başka herkesi “Fetöcülükle” suçluyor. AKP iktidarda kaldıkça 15 Temmuz’un her yıl dönümünde tarihsel gerçeğin çarpıtıldığı hamasi söylemler duyacağız. Ancak 15 Temmuz’un öncesini tartışmaktan kaçan ve politik suç ortaklığının üstünü bağırarak örtebileceğini sanan bir siyasi anlatımın masalcılıktan öteye gidemeyeceğini durmadan vurgulamak gerek.
15 Temmuz’un failleri en büyük zararı Türkiye’ye, bu ülkenin insanına verdi. Hem öncesi hem de sonrasıyla… Şeytan yalnız değildi! AKP-Cemaat ortaklığı döneminde de yüzü gülmeyen geniş halk kesimleri 15 Temmuz’un ardından memleketin en karanlık günlerini yaşadı. Geçmişin hesabı mutlaka sorulmalı. Bu muhasebe iyi yapılmazsa gelecek de kaybedilir. Bunun yolu da özgür, eşit, adil ve gerçekten demokratik Türkiye yolunda yeni bir başlangıç yapabilmekten geçiyor.